İki Kuşak Sahibi; Esma binti Ebu Bekir

İki Kuşak Sahibi; Esma binti Ebu Bekir

Ömür dediğin birkaç yıllık süredir. Geçmişe gidilmeyen, geleceğe erişileceği bilinmeyen… Fani dünyanın en kıymetli yanı, gönderiliş amacı olan kulluğu yaşamaktır.

Ömür dediğin birkaç yıllık süredir. Geçmişe gidilmeyen, geleceğe erişileceği bilinmeyen… Fani dünyanın en kıymetli yanı, gönderiliş amacı olan kulluğu yaşamaktır. Hayat dediğin şimdiki ‘an’dır. Anımıza rehber, önder ve örnek olacak pek çok hazine vardır. Kur’an ve sünnet, en kıymetlimizdir ve bunun yanı sıra bir de Ashab gibi her biri hayatımıza dokunup yön gösterecek kadar değerli yıldızlarımız vardır. Ve geçmişin böyle hayatlarını bilmek, Allah’ın insana rahmetidir.

Fakat hayat hikâyesi dediğimiz husus, hikâyenin ‘hayal’ kısmında kalıyor ama ‘yaşanılabilir’ imajı daha ağır basmıyorsa orda bir problem vardır. Ömür dediğimiz an’a ilham olmuyorsa, örneklik etkin olma vasfını teşkil etmiyorsa orada bir sorun vardır.

Ashabın güzide örnekliklerini okuduğumuz ya da anlattığımızda şu söylemleri ne kadar da duyuyoruz: “Onlar kadar yapamayız, onlar Peygamberin zamanında yetiştiler.” Bu gibi söylemlerle hayata geçirilmesi gereken örnekliği en başından etkisizleştiriyoruz. Oysa zaman ve şartlar farklı olsa da aynı insan olduğumuzu ve her zamanın kendine göre rahmet olan taraflarının da varlığını unutuyoruz. Ve belki Ashab için öylesi bir toplumda Peygamberimize tüm ezberlerinden vazgeçerek inanmak pek kolay olmasa gerek.

Velhâsıl gökteki yıldızlar diye tabir edilen Peygamberimizin can yoldaşlarını, yüreğimizin bir tarafında hep saklamalıyız. Ama hep hatırlanabilir bir saklama yapmalıyız ki; hayat yolculuğumuzdaki aşırılık ve gafil yanlarımızı aklayabilelim. Çok örnek, çok yol, çok azık var. Her biri farklı hayat… Kadın için de var, erkek için de, genç için de, çocuk için de… Çocuklarımıza anlatacağımız hayatlar olduğu gibi yaşlılarımız da kendilerine bir pay çıkarırlar. Böylesi tarihi bir zenginliğe sahip olduğumuzun farkında ve idrakinde olmalıyız.

Ve şimdi böylesi değerli bir hayatı konu alacağız kelamımıza. İlham olması niyetiyle…

Esma binti Ebu Bekir… Esma, Hz. Ebu Bekir’in ve Onun iki hanımından biri olan Kuteyle’nin kızı… Hz. Aişe’nin (baba bir) ablası. Peygamberimiz (SAV) risaletle görevlendirildiği zaman Esma on beş yaşındadır. Hz. Ebu Bekir İslam’ı seçince o da Müslüman olur. Müslüman olan ilk yirmi kişinin içine girer. Bu, ne büyük şereftir. Annesi iman etmez fakat o zaten daha çok babasıyladır ve birlikte inancının mücadelesini verir. Anne, bir kız çocuğu için daha etkin olmasına rağmen o, hakikate davet eden babasını dinler ve kurtuluşa erenlerden olur.

Hz. Esma’nın hayatındaki en etkileyici bölüm hicret yolcuğu için verdiği mücadeledir. Bu yolcuğu biraz anlatalım.

Hicret günleridir ve Rasulullah o gün öğle vakti Hz. Ebu Bekir’in evine gider. Öğle vakti çıkmak âdeti olmadığından Hz. Ebu Bekir telaşlanır. Esma kapıyı açar ve Rasulullah söze başlamadan önce yanındaki iki kızını dışarı çıkarmasını söyler. Fakat Hz. Ebu Bekir: “Ya Rasulullah onlar iki kızımdır. Sır saklamasını bilirler, bizi gözetleyen bir yabancı yok.” deyince Rasulullah, Allah’ın hicret yolculuğuna izin verdiğini ve bu yolculuğu onunla yapacağını söyler. Bu durum Hz. Ebu Bekir için sevinç ve müjde olur.

Yol hazırlığı için Hz. Esma ve ona yardım eden kardeşi Hz. Aişe, bir torbaya azık ile bir kırbaya da su koyarlar. Ancak ağızlarını kapatacak bir ip bulamazlar. Bu durumda Esma öyle bir harekette bulunur ki çok güzel bir duanın sebebi olur. Esma babasına kuşağından başka bir şey bulamadığını söyler ve onun da onayıyla belinden kuşağını çıkarıp torbanın ağzını bağlar. Bu durum bir fedakârlık ve bir çaba örneğidir. Bir şeyler yapabilme mücadelesidir -ki bu durum Rasulullah’ın gözünden kaçmamakla birlikte mübarek duasına da vesile olur.-

“Ey Esma! Allah bu kuşağının karşılığında sana cennette iki kuşak versin.” duasında bulunur. Ve bu duadan ötürü o günden sonra Hz. Esma, ‘Zatü’n Nikateyn’ yani ‘iki kuşak sahibi’ olarak anılır.

Bakıldığı zaman basit bir eylem gibi görülse de böylesi güzel bir duaya vesile ve hâlâ zamanımıza kadar ulaşan bir lakapla anılmıştır. Çünkü mesele bir kuşaktan çok fedakârlık ve bir şeyler yapabilme mücadelesinde rıza-ı lillah için kendinden ödün vermektir. Allah yoluna bir niyet edildiği taktirde birin bine dönüşmesine en güzel örneklerdendir. Hem de sonsuz olan ahiret yurdunun cennet müjdesiyle…

Fedakârlığı sadece bununla bitmez. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir Sevr dağındaki mağaraya saklanırlar. Ertesi gün müşrikler Ebu Bekir’in kapısına dayanıp kızı Esma’ya babasının nerde olduğunu sorar. Bilmiyorum cevabı verince, Ebu Cehil şiddetli bir tokat atar Esma’ya. Öyle ki küpeleri bile düşer. Ancak bakışlarıyla kararlığını ve kızgınlığını o kadar belli eder ki; müşrikler oradan ayrılır.

Hicret yolculuğunda Hz. Esma’ya verilen görev vardır. Rasulullah gitmeden önce bunu ona bildirmiştir. Sadece ona da değil, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah ve çobanları Fuheyre de hicret yolculuğunda fedakârlık yapmışlardır. Abdullah, gündüz vakti Kureyşliler arasında dolaşarak elde ettiği haberleri aktarmakla, Esma üç gün boyunca Sevr Mağarası’na azık taşımakla ve Fuheyre de onların ayak izlerini kaybetmekle görevlidir.

Yemek taşımak öyle basit bir iş değildir. Sevr mağarasına çıkanlar çok daha iyi anlayacaktır. Ve o sıralar Hz. Esma’nın yedi aylık hamile olduğu da söylenir. İnsan normal şartlarda bile o mağaraya çıkmaya bu kadar zorlanırken; Hz. Esma’nın hamile haliyle her gün çıkmasını, fedakârlığın hangi boyutuyla izah edebiliriz ki? Ve hatta çıkmayıp belki de birçok bahane ileri süren insana, hamile olduğu halde bahanesi olmayan Esma, ders olarak yeter. Bu hadisenin bize bakan onlarca yönü var. Bahane ve sebeplerden, en ufak bir dini hizmeti iten yanları ya da nefsi fısıltıları ıslah edecek onlarca ders…

O sıralar Rasulullah Hz. Aişe ile evlenirken, Esma’yı da havarim dediği halasının oğlu olan Zübeyr b. Avvam’la evlendirir. Rasulullah ile Hz. Ebu Bekir Medine’ye ulaştıktan birkaç ay sonra aileleri gelir. Hz. Esma Medine’ye hicret ettikten sonra Abdullah adında çocuğu olur. Abdullah Medine’de dünyaya gelen ilk çocuktur. Daha öncesinde Yahudiler, muhacirlere büyü yapıp bir daha çocuklarının olmayıp nesillerinin kesileceği yaygarasında bulunup Müslümanları huzursuz ederler. Bu açıdan Abdullah’ın doğması, bu asılsız söylemi bitirdiği için Müslümanlar çok sevinir.

Esma, çocuğu doğar doğmaz Rasulullah’ın yanına getirir. Rasulullah hurmayı çiğneyip Abdullah’ın ağzına sürer. Hz. Esma Abdullah’la birlikte; Urve, Munzer, Asım, Muhacir, Haticet’ül Kübra, Ümmü Hasan ve Aişe olmak üzere sekiz çocuk dünyaya getirir.

Esma, mali açıdan sıkıntı çektiğinden, evin tüm zorlu hizmetlerini yapmak zorunda kalır. Hem ev/bahçe işlerini görür, hem de uzak yerlerden topladığı hurma çekirdeklerini başında taşıyarak ata verir. Su taşır, atın bakımını yapar. Bu duruma üzülen babası Hz. Ebu Bekir kızına bir hizmetçi gönderir ve Esma bu duruma çok sevinir.

Hz. Esma eli açık ve cömert biridir aynı zamanda. İnfak, varlıkta ya da yoklukta hep yaptığı bir ahlaktır onun için. Bir gün Rasulullah (SAV) Esma’nın vereceği sadakayı hesaplarken görünce: “Sayma. Sonra Allah da sana sayarak verir.” öğüdünde bulunur. Bu tavsiyeden sonra saymadan vermeyi şiar edinir ve bunu çocuklarına da tavsiye eder. Kulağımıza küpe olacak şu hatırlatmada bulunur: “Malınızı Allah yolunda harcayın. Sadaka verin. Bir hayrı geriye bırakmakla hiçbir şeyi fazlalaştırmış olmazsınız. Sadaka vermekle malınızın eksileceğini zannetmeyiniz.”

Hz. Esma Rasulullah’ın baldızı olduğundan sık sık evlerine gider. Bir defasında ince elbise giyinerek gider. Efendimiz ondan yüzünü çevirir ve ona: “Ey Esma! Bir kadın buluğ çağına erdikten sonra (elini yüzünü işaret ederek) şu ve şu uzvu dışında başka yerini göstermesi caiz değildir.” buyurur. Bu nasihatten sonra bir daha Esma’nın ince giyindiği görülmez. Ve bu hadis, fıkıh âlimleri için de önemli bir yerde durur.

Hz. Esma’nın annesinin iman etmediğini söylemiştik. Bu durumda Hz. Ebu Bekir onu çoktan boşamıştır. Fakat annesi olan Kuteyle, Medine’ye kızını ziyarete gelir. Hediye olarak kuru üzüm, yağ ve küpe de getirir. Ama Esma, annesini eve alıp almamakta tereddüt eder. Hz. Aişe’den Rasulullah’a sormasını ister. Annesini içeri alıp hediyelerini kabul etmesini buyurunca, Esma annesini içeri alıp saygıda kusur etmez. Bu hadise üzerine Allah şu ayeti indirir:

 “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasak kılmaz, doğrusu Allah adil olanları sever.” (Mümtehine, 8)

Hz. Esma’nın Zübeyr bin Avvam’la pek anlaşamayıp boşandığı ve sonrasında geri kalan ömrünü dul olarak geçirdiği rivayet edilir. Ömrünün son demlerinde gözleri görmez olur ancak sabır ve metaneti oldukça büyüktür.

Hz. Esma’nın en dikkat çeken yanı kendini, İslam’a adayan bir anneliğe bürümesidir. Bu anlamda Abdullah b. Zübeyr’in hayatı anne etkeninin ne kadar da önemli olduğunu gösterir.

Cesur, yiğit olan Abdullah, Haccac’la mücadele eder. Haccac büyük bir orduyu onunla savaşması için Abdullah’ın merkez edindiği Mekke’ye yollar. Çarpışmalar olur ve Abdullah birçok adamını kaybeder. Bu durumda Allah’ın evine sığınıp saklanırlar. Ve son çarpışmadan önce annesini ziyaret eder. Âmâ olan yaşlı annenin bu nasihati duvarlara, kalplere yazılacak kadar kıymet taşır.

Der ki: “Ey oğlum, şerefinle yaşa, izzetinle öl; fakat kesinlikle esir düşme! Mesele senin meselen… Sen kendini daha iyi bilirsin. Eğer doğru yolda olduğuna ve ona davet ettiğine inanıyorsan yolunda devam et. Çünkü bütün taraftarların bu uğurda öldü. Boynunu, Ümeyye oğullarınının ellerine teslim edip oynatma! Ben sana ancak batıl uğruna öldürülürsen üzülürüm. Eğer ‘Ben doğru yoldayım fakat arkadaşlarıma bezginlik gelince gücümü kaybettim’ diyorsan bu, yiğitlerin yapacağı iş değildir. Dünyada daha ne kadar yaşayacaksın? Ölmek daha iyidir.” der.

Abdullah: “Ben öldürülmekten korkmuyorum ancak benim organlarımı kesip koparmalarından korkuyorum” der.  Hz. Esma da: “Kişinin ölümünden sonra korkacağı bir şey yoktur. Ölü koyuna derisinin yüzülmesi acı vermez.” deyince Abdullah yüzünde memnunluk ifadesiyle annesinin ellerini, ayaklarını öper. Esma da oğluna sarılıp koklarken eline zırhın geldiğini anlar ve üstündekinin ne olduğunu sorar. Abdullah ‘zırhımdır’ deyince Esma: “Bu, şehit olmak isteyenin elbisesi değildir.” der. Ve konuşma şu şekil ilerler. Abdullah: “Ben bu zırhı senin hatırını hoş etmek ve içini yatıştırmak için giydim.”

Esma ise: “Onu çıkar. Böylesi senin hamiyetin ve cesaretin için daha sağlam, sıçraman için daha güçlü ve hareket etmen için daha hafiftir. Onun yerine uzun pantolon giy. Yere yıkıldığında yerlerin açılmaz.”

Böylece Abdullah zırhını çıkarır ve annesinden son kez dua talebinde bulunur. Esma: “Allah’ım, onu sana havale ettim. Onun için takdirine razı oldum. Bana bundan dolayı sabredenlerin sevabını ver.” der. O çarpışmada Abdullah, bedeni parçalanarak şehit olur.

Oğluyla geçen şu konuşma üzerine ne desek kelam kifayetsiz kalır. Anneliğin İslam’la yoğrulmuş halini, can oğlunu şehitliğe hazırlayışından biliriz.

Bu olaydan on gün sonra yüz yaşında, geriye her sayfası dolu olan örnek bir hayat bırakarak vefat eder.

Aklımızda hep Zatu-n Nikateyn olarak kalacaktır. Yüreğimizde hep adanan ve adayan bir anne olarak anılacaktır. Allah rahmet etsin. Allah yolumuza ilham, ışık ve örnek eylesin. Baki muhabbetle…

Esra Gülşahin  | Nisanur Dergisi | Ocak 2021 | 110. Sayı

Kaynak:Haber Kaynağı

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler