İslam irfanının özellikleri

İrfani öğretilerin İlahi öğretilerden beslendiği gerçekliği doğrultusunda bunların her türlü hurafelerden beri olduğunu düşünmemek gerekir. Evet, İslam dini her türlü tahriften korunmuştur. Fakat irfani öğretilerde hurafelerin var olma gerçeğini inkâr etmek mümkün değildir. İslam irfanına uymayan ve sonradan ortaya çıkan bidatler, zahiri bazı adetler ve gelenekler bu hurafelerden bazılarıdır. Öyleyse hurafelerden uzak kalabilmek için İslam irfanının özelliklerini iyi bilmek gerekir.

İrfani öğretilere bir şekilde bidatler girmiş ve tahriflere maruz kalmıştır. Öyleyse ne yapmak gerekir?

Akıl ve kalbin İslam irfanı ile ilişkisi, İslam irfanının hedefi ve İslam irfanında Şeriat, tarikat ve hakikat konularının titizlikle incelenmesi gerekir.

İslam irfanının dikkat çeken en önemli konularından biri akıl ve kalp arsında zıtlığın var olma ihtimalinin olmamasıdır. Birçok irfani düşüncede kalbe teveccüh edildiği zaman akıldan vazgeçilebileceği sanılmıştır. Bazı Müslüman ariflerin yapıtlarının zahirinde böyle bir algıyı görmek mümkündür ve onların akla muhalefet ettikleri sanılabilir.

Örneğin İbn-i Arabi diyor ki:

“Hakikati bilme bir lütuftur. Bu bilme akılla ve fikri düşünceyle hâsıl olmaz. Onun düşüncesine göre akli delillerle bağlı olmak aklı taklit etmektir. Akıl ise Hak yolunda kör gibidir. Ama Allah ehli kimseler –arifler- Allah'a bağlıdır ve onların bilgisi de Allah katından kendilerine verilen hediyedir.”

Yukarda işaret edildiği gibi İbn-i Arabi akılcıları taklitçi olmakla suçlamaktadır. İstidlale dayanan ilimleri değer açısından eksik olarak görmekte ve hakiki marifeti, eşyanın gerçek görüntüsü olarak kabul etmektedir. İbn-i Arabi, bunu derk etme işini de kalbin işi olarak görüyor. Ona göre bu iş, aklın üstesinden gelebileceği bir iş değildir.

Buna benzer birçok metin ve şiir bulmak mümkündür. Ama bunların yanında aklın işlevini ve ariflerin bu konudaki düşüncelerini de bilmek lazım.

İslam kültürü akla çokça değer vermiş ve onu yüce makamlara layık görmüşlerdir. Kuran-ı Kerim tefekkürü, akletmeyi, derinleşmeyi, düşünmeyi o kadar çok övmüş ki derinleşmekten ve düşünmekten mahrum olan kişileri dört ayaklılara benzetmiş ve hatta daha da aşağı makamlara layık görmüştür. 

Akıl, cevap verebilen mahir bir sorgucudur. Hatta kendini de sorgulayabilir ve cevabını da bulabilir. Öyleyse aklın hüccet olma şekli zatidir. Zati olması onun hüccet olduğunu ispat etme ihtiyacını ortadan kaldırır.

İslam Hikmetinin en seçkin çehrelerinden olan Molla Sadra, akla çok ehemmiyet vermiş ve aklı marifetin önemli aletlerinden biri olarak görmüştür.

“Sofiler adet ve geleneklerinde sadece zevk ve vicdanın hâkim olduğu şeylerle yetiniyorlar. Ama biz delilin üzerinde sabit olmadığı şeylere itimat etmiyor ve onu kitabımızda zikretmiyoruz.”

Kalbin şuhûduna onca değer atfeden, onun ehemmiyeti üzerinde duran ve irfani algıları şiirsel fanteziler olarak görülmemesini anlatıp duran Molla Sadra, keşfin delilsiz bir şekilde sülûk için yeterli olmayacağına inanmaktadır. Tıpkı meselelerin mükaşefat olmaksızın ciddi bir eksiklik taşıdığını söylediği gibi.

Ariflerin keşifleri ve öğrendikleri iki açıdan akılla ilişkilidir. Birincisi keşiflerin açıklanmasında, ikincisi ise çelişkili mükaşefatların beyan ve düzeltilmesi ve hakikatin keşfinde rol alır. Gerçi bu konuda sadece akıl belirleyici değildir. Şeriat da asıl olan ölçülerdendir.

Ariflerin irfani keşiflerdeki sorunu şeytanın nüfuz etmesi ve şeytani vesveselerin devreye girmesiyle Rabbani ilhamların şeytani düşüncelerle karışmasıdır. Öyleyse onların doğruluğu için bir ölçünün belirlenmesi gerekir.

İbn-i Fenari diyor ki:

“Kalbe giren ve iç dünyada oluşan fikirler sahih veya batıl olma ihtimali vardır ve hepsine inanmak da mümkün değildir. Bu oluşan düşünceler sahih olduğunda ya Rabbanidir ve ya aldığı ilim ve bilgiden kaynaklanır. Bu ruhani düşünceler, ibadet ve müstahap amelleri yapmaya sevk eder. Bütün bu kabul gören keşiflere “İlham” adı verilmektedir. Fasit olan batıl düşünceler ya nefsanidir ya da şeytanidir ve günaha davet eder. Ona da vesvese deniliyor. Bu ikisini birbirinden ayırmanın ölçüsü ise şeriattır.”

Şeytani ve nefsani heveslerin irfani keşiflere karışma imkânı vardır. Öyleyse dikkat etmek gerekir ve şeriatın ölçülerinden ve de akıldan istifade etmek gerekir.

Bu mesele bazı ariflerin kâmil bir arif olabilmek için teorik ilimlerde de derinleşmesi gerektiği ve böylece keşiflerin delillerle ispat etme imkânına sahip olabileceklerini ortaya koyar.

Kamil arif o kimsedir ki elde ettiği mükaşefatların delille ispat edebilme gücüne sahiptir. O Hak'tan kaynaklanan hakikatleri delil şeklinde ortaya koyabilmelidir. Teorik İrfan konusunda ciddi olan ve taviz vermeden irfani meseleleri özel bir tertip içinde toplayıp bir araya getiren ariflerin daha fazla keşf ilmine hizmet edebildiklerini görmekteyiz.

Daha önce İbn-i Arabi'nin şuhûdu, kalbi keşifleri ve bahşedilen ilimleri daha değerli bulduğunu söylemiştik. Ama aklın önemi konusunda da susmamış ve demiştir ki:

“Akıl her ne kadar düşünme konusunda sınırlı olsa da kabul etmede sınırsızdır.” 

Bunu Şeyh Necmeddin Razi'nin şu sözleriyle birlikte zikretmekte fayda vardır:

“Her kim daha akıllıysa daha fazla âşık da olur. Ya da en âşık insan, insanların en akıllı olanıdır. Tıpkı Hatem'ül Enbiya (s.a.v) gibi insanların en akıllısı ve en çok âşık olanıydı. Öyleyse akıl aşkın gereğidir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar