İsra’nın Anlam Deryasında Şerefli Bir Yolculuk

İçinde bulunduğumuz üç aylardan Receb ayının sonlarına doğru yaklaşırken, Miraç kandilini de idrak edeceğiz inşallah. Bu kandilin varlığını borçlu olduğu olay, hepimizin malumu olduğu üzere Kutlu Nebinin yaşadığı İsra ve Miraç olayıdır. Bu muazzam hadise, peygamberin hayatında Kur’an’dan sonraki en büyük mucizedir ve içinde dikkat edilmesi gereken nice dersler vardır. Hadise iki aşamalı olup, birinci aşaması İsra, ikinci aşaması ise Miraç olarak gerçekleşmiştir. Özellikle İsra boyutunu ele almaya çalışacağımız yazımızda öncelikle hadisenin gerçekleşme zamanını ele almakta fayda olacaktır.

            Hicretin yaklaşık 1,5 yıl öncesine tekabül eden hadise öncesinde yaşanan olaylara bakıldığında, ard arda gelen acıların, musibetlerin varlığı göze çarpacaktır. Üç yıl süren vahşi ambargo dönemi, mü’minlere tarif edilmez acılar yaşatmış, açlık ve sefalet içerisinde yüce islam davasını omuzlarda taşıma direnişi sergilenmiştir. Zulmün en acımasız şekline muhatap olan Kutlu Nebi ve mü’minler, gösterdikleri sabır ve sebatın neticesinde Allah’ın inayetine mazhar olmuş ve zulüm belgesi güveler tarafından yenilerek, sadece varlığı ebedi olan Yüce Allah’ın ismi bırakılmıştı. Bedenin takatini tüketecek kadar gaddar olan bu zulme karşı dayanma gücü veren sadece ve sadece sonsuz kudrete sahip olana dayanmaktı. Bu da şunu göstermektedir ki, hiçbir zaman zulme boyun eğme mazereti bulunmamaktadır. İman ve sabrın gücüne karşı durabilmiş bir güç, bugüne kadar varolmadığı gibi bundan sonra da olamayacaktır. Önemli bir nokta da şudur ki, Allah’ın inayeti ancak insan gücünün yetişemediği noktada ulaşmaktadır. Yani mü’minler, ilahi yardıma mazhar olabilmek için yeterince emek ve hizmet ehli olmak zorundadırlar. Oturulan yerden yardım beklemek abesle iştigaldir. İlahi inayet, çekilen çileler ve ödenen bedeller sonrasında gelen bir sünnetullahtır ve ancak hakedene ulaşır.

            Burada bir diğer nokta da, bu yüce davaya sunulması gereken destekle ilgilidir. İman ehli olmadıkları halde, sadece kabile taassubuyla mü’minlere destekçi olan ve acımasız ambargoyu bizzat yaşayan insanların mevcudiyeti, iman ehli için güzel dersler barındırmaktadır. Orada yaşanan bir zulmün ve buna muhatap olan mazlumların varlığı, bu insanları destek olmaya yöneltmişti. Yani insani bir hassasiyetle sorumluluklarını yerine getirmişlerdi. Bu durum bugün de devam etmektedir. Filisin özelinde zulmün yaşandığı birçok müslüman coğrafyada, mazlumlara destek olan gayri müslim insanların varlığı görülmektedir. Mavi Marmara bunun en güzel örneklerinden biri idi. Burada katledilenler mü’minlerden oluşsa da, başka platformlarda tepkilerini dile getirmiş olan aktivistlerden katledilenler de mevcuttur. Amerikalı aktivist Rachel Corrie ile İtalyan aktivist Vittorio Arrigoni bunun acı örneklerindendir. Burada asıl vurgulanması gereken, müslüman olduğunu iddia ettiği halde, gerek Filistin gerekse de başka coğrafyalarda zulme maruz kalan islam coğrafyalarına bigane kalan insanların varlığıdır. Oysa sözkonusu insanların iki sorumlulukları vardır. Birincisi, sözü edilen insanlar gibi insani hassasiyetle tepki vermeleri. İkincisi, müslüman olmanın getirdiği islami sorumluluktur. İman ehli olmayan insanların insani hassasiyetle verdiği tepkileri bile veremeyen sözde müslümanların imanlarına şahit tutacakları hangi amelleri olacak acaba!..  Ne büyük bir bedbahtlık!... 

            Bu ağır ambargo sürecinden sonra yaşanan bir diğer acı, Resul’ün en büyük destekçileri olan amcası Ebu Talip ile eşi Hz. Hatice’nin vefatıdır. Nitekim Hüzün Yılı olarak isimlendirilen bu yıldan sonra hakaret ve saldırıların dozu oldukça artmış, ta ki Kutlu Nebi bir başka mekan arayışına yönelmişti. Seçilen yer Taif’ti ve davanın Mekke içerisinde daralan hareket alanının buraya taşınması hedeflenmişti. Ancak Nebi’nin Medine’si olabilme fırsatı anlamına gelen bu yolculuk, bedbaht insanların vahşi saldırıları ile sonuçlandı. Bu fırsat her zaman gelmediği gibi, islam davetçilerine düşmanca yaklaşanlar da bu fırsatları daima kaybedenlerden olacaktır. Taif böyle yüce bir fırsatı kaybetti ve kıyamete kadar sürecek bir izzet ve şereften mahrum kaldı. Tarih, hala bunun gibi nice bedbahtlara şahitlik etmekte….    

            İşte bu ardı ardına gelen acılar sonrasına tekabül etmekte İsra ve Miraç. Bu, ilahi bir ikramdı ve yeryüzünde nefesi kesilen Kutlu Nebiye ilahi bir nefes aldırıyordu. Arzın ve semanın, bilinen ve bilinmeyen bütün kainatın sahibi Allah değil midir? O’na sığınmak, O’na ve mü’min kullarına dost olmak daha akıllıca değil midir?

            İsra olayı Kur’an’da İsra suresi 1. ayeti kerime ile sabitken, Necm suresinin ilk bölümlerinde geçen ayetlerin de Miraç hakkında olduğu rivayet edilir. İsra’nın kelime anlamı ‘Gece Yürüyüşü’  olarak ifade edilmektedir. Çünkü bir gece vakti Kutlu Nebi Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüş ve burada diğer peygamberlere imam olarak namaz kıldırmış ve Miracı buradan gerçekleşmiştir. Mirac’ın buradan gerçekleşmesi, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın önemini gözler önüne serer ki, bu başka bir yazı konusudur. İsra’ya dönecek olursak, Rağıb El İsfahani’nin Müfredat’ında İsra’nın serw kökünden de gelmiş olabileceği ifade edilmektedir. Anlamı da, şeref ve yücelme olarak aktarılmaktadır. Öyleyse bu yolculuk izzet, şeref ve yücelme sağlayan bir yolculuktur. Ve mü’minler için de bu aziz, mukaddes mekanların izzet ve şeref vesilesi olacağı unutulmamalıdır. Bu sebepledir ki, mukaddesata sahip çıkıp bu uğurda bedel ödeyenler tarih boyunca izzet ehli olmuşlardır. Ancak dünya hayatının geçici menfaat ve makamları uğruna mukaddesata sırt çeviren, savunan destekçiler olmadığı gibi savunucularına da köstek olanlar, bu izzetten mahrum kalmış zillet çukurlarını boylamışlardır.  

            Geçen yıl Miraç kandili ile aynı günlere denk gelen ve bu yıl 26 Haziran’da 20. yıldönümü gerçekleşecek olan Susa katliamının yeni nesillere aktarılması, böylece o şehidlerin özellikle de gençlere tanıtılması için yapılan programa da ‘Meşa Şevé’ ismi verilmişti. Yani İsra ile aynı anlamda ‘Gece Yürüyüşü’. Bu güzel bir tevafuk olmuştu çünkü o şehidlerin gece yürüyüşü de şeref ve yücelme olarak gerçekleşiyordu. Allah, o değerli iman ehlini katına alarak taltif etmişti. Ancak bu şerefli gece yolculuklarına çıkabilmek için öncesi büyük önem arzetmektedir. Gündüzün islamsız yaşantısı ve günahları ile geceye ulaşanlar, gecenin karanlığını daha büyük isyanlara örtü yapanlardır. Yani gecesi karanlık/ zulumat olanlardır. Ama gündüzünü imanın gerektirdiği gibi geçirenler, ibadet, ihlas ve hizmet ehli olarak değerlendirenler, gecenin karanlığını/zulumatını iman nuru ile dağıtıp, bu nurlu yolda yürüyüşe çıkanlardır.

            İslam davasını omuzlayan, bu yolda bedeller ödeyen ve asla taviz vermeyen iman ehlinden olduğumuz gün, Rabbimiz kim bilir bizlere de ne güzel gece yürüyüşleri lutfedecektir.

 

            Kandiliniz/yürüyüşünüz mübarek olsun…   

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar