Kendisi Olmayı Deneyen Türkiye ve Enkaz

Eskiden seçimlerden sonra söylenen klişe bir ifade vardı: “Enkaz devraldık.”

Türkiye, son 7-8 yıldır kendisi olmayı deniyor. Ve böylece enkazı da yeni fark ediyor. Tabi bir taraftan yenileri de eklenerek enkaz üreten/devreden pek çok çark bu arada dönmeye devam ediyor.

Nesillerin kafalarına kazılan “Kurtuluş Savaşı” başlığının “en büyük nimet budur, ne kurtulduysa ona şükret, ötesini berisini sakın kurcalama” gibi son derece münhasif/tutuk bir çağrışımının olacağını hesap etmemek de bu harabenin bir parçasıdır.

Enkaz deyince ‘bir belediyenin önceki yönetimden kalan borçları’ gibi izah mümkün olanı anlaşılmamalı. Mesela 1944 yılında Türkiye’nin Sovyetlere geri iade ettiği 407 Azeri kökenli sığınmacı askerin oracıkta kurşuna dizildiği Boraltan Köprüsü’nün acı hikayesi anlaşılmalı. 1992 yılında Hocalı katliamı karşısında kınamaktan başka bir tepkisi olmayan eski Türkiye mazisi anlaşılmalı.

Ve öncesinde sonrasında mazeretlere dahi gerek görmeden bigâne kalıp terk ettiği, görmezden geldiği, hatta mazlumların değil açıkça zalimlerin tercih edildiği yüz kızartan dönemler anlaşılmalı.

‘Salgın sürecinde kahvehanelerde oyun kağıtları neden yenilenmiyor?’ diye şikayet eden CHP, Türkiye’nin Azerbaycan’a ‘cihatçı asker’ gönderdiğini ifade ediyor.

Aynısını “ne işimiz var?” orada dedikleri Libya için de söylemişlerdi. Ve bu söylem, diğerlerini de eklersek seçmenin neredeyse yarısına tekabül ediyor.

Zaten değişik vesilelerle benzer beyanları sık sık duyuyorsunuz:

“Somali’den, Suriye’den, Çad’dan, Filistin’den bize ne?” “İhvan’ın ne işi var burada?” “ABD’li dostlar da kızıyor, HAMAS’lılarla görüşmenin ne gereği var?”

“Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter” sözü sadece İslam’a düşmanlığın şiirle ifadesi değildi, bu aynı zamanda kurtuluşun şerefine anıtlarını dikebildikleri yerlerin ötesinden beri olmanın ilanıydı.

Ve bu çark işlemeye devam ettikçe gelecek nesillerin sırtına ağır hafriyatlar kalmaya devam edecek.

“Gözleri olup da göremeyen” müteahhitlerin yaptığı binada oturanlar, hakikatin farkına vardıklarında -ba’de harab’il basra-  affederseniz eşeğin sürüleceği bir Niğde için de ümitvar olmakta zorlanacaklardır.

Tekrar altını çizelim, şu anda bu memlekette “bize ne şundan bundan” diyenlerin oranı yenilir yutulur cinsten değil. Bunun sebepleri üzerinde ciddi ciddi kafa yormak lazım.

Bunlar aynı zamanda ‘ABD’ye ve egemen küresel güçlere, Çin ve Rusya gibi büyüyenlere kayıtsız şartsız boyun eğelim, onları kızdırmayalım, aleyhlerinde adım atmayalım’ diyenlerdir.

Ve maalesef unsuriyet/menfi milliyet adeta bu mübarek beldenin bedenine sürekli darbeler indiriyor ve yarınlara devasa molozlar bırakıyor.

Kaybettiğini Doğu Akdeniz’de, Afrika’da, Libya’da, Azerbaycan’da aramakla elbette ki iyi yapıyor Türkiye. Lakin kendini bulma çabası, kendi bileşenleriyle var olmakla anlamlıdır.

Ve her ne, nerede, ne zaman ve nasıl kaybedilmişse arama da buna göre yapılmalıdır. Zira mevzu, samanlıkta kaybettiğini dışarda arayan Nasrettin Hoca’nın hali kadar hafif değildir.

İstikbalde en gür seda hiç şüphesiz İslam’ın sadâsı olacaktır ve Allah(cc), kafirler istemese de kendi dinini tüm dinlerden/ideolojilerden üstün kılacak ve taraftarlarını galip kılacaktır.

Bunun masadaki (üzerinde doğrulayanı) olmak elimizde. Yoksa Rabb-i Zülcelal hiç kimseye mecbur değildir.

Hak Teala, enkaz bırakanlardan eylemesin..

Önceki ve Sonraki Yazılar