Kılıçdaroğlu, Zana ve Hatta Karayılan

Allah’ın adıyla. Muhafazakâr medya Başbakan’ın Gülen’e davetini uzun uzun ağız tadıyla konuşmanın hesaplarındaydı. Kemal Kılıçdaroğlu ve Leyla Zana beklenmedik atraksiyonlar geliştirmişti. Bu sayede hep aşağılanma cümleleri duydukları ekran yargıçlarından, şatafatlı tebrik ve takdir buketleri alıyorlardı. Ne de olsa iyilik yapmasalar da iyiliğe meyillerini, mertçe ortaya koymuşlardı.

Hatta Karayılan bile sempatik bir hal almış bulunuyordu. Kalın bıyıklarının altından Türkiye’ye sıcak bir tebessüm göndermişti. Zaten hep “o diğerleri” idi işi bozanlar! Yoksa Karayılan aslında o bildiğiniz zehirli yılanlardan değildi! Saf(!) insanlara göre; karlar erimeye yüz tutmuş, umutlar yeşermişti.

Derken, bu yenibahar havasının cicim ayları daha işin başında bir “hain” saldırıya uğradı. Cezaevinde yanan 13 mahkûmun bozamadığı ağız tadını, hayatını kaybeden 8 asker bozuverdi.

Son günlerin sempatik aktörleri, Kılıçdaroğlu ve Zana ortada kaldı. Erdoğan’ın morali bozuldu, Gül’ün, normalde gülümseyen dudaklarından lanet kelimeleri döküldü.

Karayılan, haftanın kazananı oldu. Bu saldırıyı, “Karayılan’a yapılmış bir saldırı” şeklinde değerlendiren bile oldu. Ne ballı durum ama! Hem öldür, hem seçil. İyi polis-kötü polis mantığıyla hükümet üyelerinin sınıflandırılmasından sonra, Kandil ahalisi de sınıflandırmaya tabi oldu. “Müzakereci” ve “mücadeleci”

Ehl-i aklın geneline göre, yine ve hala hassas bir dönemden geçiyor olsak da; Dağlıca saldırısıyla, hiç bitmeyen “hassas süreç”lerden biri daha tarumar edilmiş oldu.

Neyse!

Her operasyon sonrasında olduğu gibi yine “Terör Zirvesi” toplandı. Terörle mücadelede kararlılık vurgulandı. Komutanlar olay yerine intikal etti.

Psikolojik tedavi amacıyla gururla, “etkisiz hale getirilen terörist sayıları” açıklandı. İleri gelenler, “bu saldırı birlik ve beraberliğimizi bozamayacaktır” mesajları verdi. İhmaller konuşuldu; olay kınandı, lanetlendi vesaire.

En flaşı; Demirtaş, örgüte silah bırakma çağrısı yaptı. Artık ona kim saflığını hatırlatır bilemiyorum. Birkaç gün sonra “özeleştiri ver”mek zorunda kalmasa iyidir. Veya “sözlerim çarpıtıldı” falan demese… Ancak senaryo gereği ilerde verilecek roller için o sözler söyletilmişse; o başka.

Bülent Arınç, Türkçe Olimpiyatları’nın verdiği hoşgörü aşkıyla Öcalan’a ev hapsinden söz açmıştı ama ne çare, o da bu arada kaynadı gitti. Öcalan, İmralı’da dövünsün dursun artık. Kendisi Marks’la Hegel’le uğraşırken; ateşkes çağrısı Demirtaş’a düştü. Zana da Erdoğan’ın yanına geçti. Beraber terör sorununa hallediverecekler.

Zaten Başbakanımıza göre ‘Kürt Sorunu’ artık yoktur. Sadece “Kürt kökenli kardeşleri”nin az buçuk sorunları vardır. Ağır Abi olarak onu da gıdım gıdım, süründüre süründüre de olsa vereceklerdir.

Lafı geçmişken bu köken kelimesine de değinmek istiyorum. Acaba Başbakana, Kürtlere Kürt demek çok mu ağır geliyor da; Kürt kökenli diyor ısrarla. Yoksa “onlar Kürt kökenli ama artık akıllandılar, Türk oldular” mı demek istiyor. Fırsatı olan varsa, onu bir soruverse; iyi olur. Bu laf, Kürtleri –kendisinin deyimiyle Kürt kökenli kardeşlerini- yaralıyor zira.

Gelinen süreçte Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya, süreci baltalama amacıyla yapıldığı sıkça dillendirilen bu saldırıya prim verilmeden, hakların iadesi yolu seçilecek. Ya da “Kahraman Türk Ordusu”nun bütün imkânları kullanılarak, daha önce defalarca yapıldığı gibi; “terörün kökü kazınacak!” Ki belli ki PKK’nın istediği de budur.

Yok mu bir ibret alan?

Doğruhaber Gazetesi

 

Önceki ve Sonraki Yazılar