Ölümün Kıyısında Yaşamak

Kainatın geçmişi tecrübe ettirmiştir ki bütün canlılar doğacaklar, yaşayacaklar ve ölecekler. İnsanların ömür sürecini oldum olası bir akarsuyun yılın çeşitli mevsim ve zamanlarında ki akışına benzetmişimdir. Bu öyle bir akıştır ki defalarca yön değiştirerek, dağlardan ve düzlüklerden geçerek, coşup, kabarıp öfkelenerek, her şeyi önüne katıp götürerek, sel olup taşarak, sakinleşip durağanlaşarak hedefine doğru yol alır ve nihayetinde yerin altından veya üstünden bir geçit vasıtasıyla kendinden çok daha büyük ve daha geniş bir su kaynağına (Deniz veya Okyanus) döküldüğü ana kadar devam eder. Akarsuyun bu durumu tıpkı insanların yaşamın başlangıç ile bitiş çizgisi arasında geçirdiği süreçte ki psikolojik deneyimleri(üzüntüye ve sevince sebebiyet veren ve yaşanabilme ihtimali olan her hal) ile hayır ve şer adına işlediği amellerinin yanı sıra yeryüzünde olumlu ve olumsuz yaşadığı bin bir çeşit olay ve durum ile birlikte kabir vasıtasıyla ahiret âlemine geçişini andırmakta ve bu durum kendisinin kaçınılmaz sonu olmaktadır. Aralarındaki tek fark ise bu akışa insanların cüz-i iradeleri ile müdahil olmaları ve tecrübe ettikleri şeylerin kendi tercihlerinin sonuçları olmaları dolayısıyla bu akış boyunca başlarından geçenlerden sorumlu olmalarıdır. Burada Kuran-ı Kerim de geçen şu ayeti zikretmeden geçemeyeceğim ”Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.” (21/35)

Ayet-i Kerimeden de anlaşılacağı üzere tüm canlıların kaçınılmaz sonu ölümdür ve her geçen an insanı bu sona daha fazla yaklaştırmaktadır. İnsanoğlu tüm yaşam koşullarını ölüm denen hakikatın kendisini götüreceği yere göre oluşturmak ve bunun daha iyi bir son olması için gayret sarf etmek zorundadır. Aksi halde hiç de istemediği, nahoş, can sıkıcı ve can yakıcı durumlarla karşılaşması olası değil kesindir. Ölüm dediğimiz şey sapkın felsefi anlayışların ileri sürdüğü gibi canlıların toprak olmasından öte bir şeydir ve böyle olmak zorundadır. Zira eğer onların iddia ettikleri şekilde insanların yaptıklarına karşılık ödüllendirilecekleri ve cezalandırılacakları başka bir alem olmasa yeryüzünde tarihin akışı içerisinde işlenen bu kadar cinayet, yapılan bu kadar haksızlıklar ve zulümler yapanların yanına kar kalacak ve mevcut kural ve kanunlar hiçbir şekilde haklıyı ve haksızı birbirinden ayırmak suretiyle adaleti tesis etme fonksiyonuna sahip olamayacaktır. Oysa ki bu anormal bir durumdur ve normal olanı ise kainatta var olan harikulade adil yapıya uygun ve işlerlik vasfına sahip bir adalet ve hakkaniyet düzeninin var olmasıdır ve bu durum asli bir unsur olarak kendini göstermektedir. İşte tam burada ilahi dinlerin tümünde var olan ahiret aleminin varlığı devreye girmekte ve fiil ve eylemlerin karşılığının bu dünyada verilebilmesi olanağı olmaması veya bu karşılığın dünyada misli ile verilmemiş olması hallerinde bu noksanlığın giderilebilmesi için ölümden sonraki hayatta da cezanın ve mükafatın gerekliliğini zaruret haline getirmektedir.”Ölüm her şeyi eşit yapar.” diyen Roma’lı Claudianus adaletin bu şekilde tecelli etmesine atıfta bulunmuştur. Zaten Kuran-ı Kerimin bazı ayetlerinde de ölüm gerçeğinin bu anlamına vurgu yapılarak işlenen her suçun karşılığının anında verilmediğine veya bu dünya da verilmediğinden ve bir kısım cezanın ölüm sonrasına ertelendiğinden söz edilmektedir. İşte o ayetlerden bazıları:

“Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler ” (16/61)

“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları  (azab ile)  yakalayıverecek olsaydı,  (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir ”(35/45)

Öte yandan insanın sonucunu düşünmeksizin davranışlar sergilemesini ve başka insanlar ile canlılara zarar dahi verse canının istediği her şeyi yapmasını engelleyici özelliği ile ölüm;  oto kontrol mekanizmasının fonksiyonel icrasına yönelik bir gereksinim olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte öyle zamanlar vardır ki ölüm insanlar için bir kurtuluş olmaktadır. Zira insanlar ihtiyarlık ve bazen de yokluk zamanında dünyanın kahrını ve ağır yükünü artık çekemez duruma düşmektedirler, öyle musibetler ve hastalıklar ile belalara düçar olunmaktadır ki çoğu zaman insanlar intihar etmek gibi akla ziyan davranışlar içine girecek kadar ölümü talep eder hale gelmektedir. Dolayısı ile doğal mecrasını izleyerek gerçekleşen ölüm bu anlamları ile düşünüldüğü zaman büyük bir nimet özelliğini taşımaktadır. Aynı zamanda canlı popülasyonunda meydana gelen artış ve azalışlar ile canlıların yeryüzüne dağılış ve yerleşiminde dengeleyici faktör olarak büyük bir rol oynamaktadır. İnsanların bu zayıf halleri ile yüzyıllar boyu yaşadığını veya ölmediklerini ve dünya nüfusunda oluşacak olağandışı artışı hayal etmemiz durumunda ölümün ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamamız için sanırım yeterli olacaktır. Bu anlamda Fransız yazar ve filozof Voltaire’nin “Ölüm olmasaydı onu icat etmek zorunda kalırdık” demesi oldukça manidardır. Tabi ki yeryüzünde yaşamları devam eden canlılar açısından nimet saydığımız bu durumun ölen insanlar için nimet sayılıp sayılmayacağı ise ömür sermayelerini nasıl ve nerede harcadıklarına göre değişkenlik arz edecektir.”Ölüm, bazen ceza, bazen de armağan, çoğu zaman da bir lütuftur” diyen Seneca (Helenistik Felsefe Ekolu Roma Stoa’sının veya Yeni Stoacılığın 3 kurucusundan biri olan) bu durumu güzel bir söz ile izah etmektedir. Zira dünyada iken insanların yaşam standartlarının belirleyicisi olarak benimsediği kriterler onun kabrinin; cennet bahçelerinden bir bahçe olmasını sağlayabileceği gibi, cehennem çukurlarından bir çukur olmasını da sağlayabilecektir. Zaten buda insanların yanlış ve doğru tercihler arasında verdikleri kararların sonuçlarının adilane bir biçimde tecellisidir. Bu nokta da İmam-ı Rabbani “Ölüm felaket değildir. Asıl felaket ölümden sonra başa gelecekleri bilmemektir.”derken ahiret hayatının sırlarına ve günahkar olarak huzura gitmenin zorluğuna işaret etmiştir. Kabir azabının şiddeti noktasında Peygamber Efendimiz(S.A.V.) “Hangi manzara ile karşılaştımsa, kabri ondan daha korkunç buldum.”ve “Kabir ahiret konaklarının ilkidir. Kim orada kurtulursa, artık gerisi kolaydır. Kim de orada kurtulamazsa gerisi ondan daha zordur.” Diye buyurmaktadır.

İnsanoğlu’nun öleceği anı bilmemesi onun yaşama tutunmasının en büyük nedenidir. Bir insanın öleceği saati, günü, haftayı ,ay’ı veya yılı bildiğini hayal edelim bir an, bunu bilen insanın hayattan lezzet alması ve hatta yaşamını devam ettirmesini sağlayacak aktiviteler de bulunması mümkün olabilecek miydi acaba? Doğrusu hiç zannetmiyorum. Yine bunun bilinmeyişinin hikmetlerinden bir tanesinin de imtihan edilme gerçeği ile yüz yüze kalışımızı sağlama amacına yönelik olduğunu düşünmekteyim. Çünkü Allah Azze ve Celle “O hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır(67/2)” diye ferman buyurmuştur. Yani eğer bu vakit bilinmiş olsa idi insanların tümünün münzevi bir hayatı tercih etmesi belki de kaçınılmaz olacaktı. Hiç kimse dünya hayatına yönelik bir çabanın içine belki de girmeyecek ve hiç kimse yaşamaktan lezzet alamayacak, yaşantı çok sıradanlaşacak ve insan tekamül edemeyecekti. Zira Hz.Muhammed (S.A.V.) “Eğer siz lezzetleri yok eden ölümü ansaydınız, bu kadar çok konuşmazdınız. O lezzetleri yıkanı çokça anın!” diye nasihat etmektedir. Elbette ki burada aynı zamanda günahtan sakındırma ve Allah’ a yakınlaştırma arzusu bulunmaktadır.

Asliyeti itibariyle öleceği noktasında kuşkuya kapılan hiçbir insan yoktur. Ancak şeytanları ve nefisleri kimi insanların dünyayı ve içindeki nimetleri talep etmedeki iştiyak ve hırsını o kadar artırmaktadır ki onlar bu hakikatı unutacak kadar büyük bir gaflete kapılmakta ve sanki ebedi yaşayacaklarmış gibi dünya ve içindekilerin peşine düşmektedirler. Yunan Stoacı Filozof Epiktetos’un “Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman adi endişelere düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin” demesi insanların bu gaflet hallerine ilaç olarak ölümü unutmamalarını tavsiye etmiştir. Zaten hiç kimse emellerinin sonunu getirerek can vermemiş ve mutlaka içlerinde büyük hasretler ile hak olan dünyaya göçmüşlerdir. Bu hususlar ile ilgili olarak Hz.Enes (R.A.)anlatıyor: Resulullah(aleyhisselatu vesselam)yere bir çizgi çizdi ve ”Bu insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek ”Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha uzun bir çizgi daha çizdikten sonra “Bu da emeldir” dedi ve ilave etti ”İşte insan daha böyle iken(emeline kavuşmadan)ona yakın olan(eceli) ansızın geliverir. İşin gerçeği günahlardan sakınmak için Ölümün vaktini; saat, gün, hafta, ay veya yıl olarak bilmenin pek bir anlamı yoktur. Onun mutlaka geleceğini bilmek güzel ameller işlemek için zaten yeterli ve geçerli bir sebeptir. Unutulmamalıdır ki gerçekleşmesinde şüphe olmayan her gelecek yakındır. Nefsimizi buna ikna etmemiz için ise kaybettiğimiz yakınlarımızdan, dost ve ahbaplarımızdan ibret almamız yeterlidir. Zira gün geçmez ki bir sela ile ikaz edilmeyelim veya omuzlarda bir cenazenin göçüşüne şahit olmayalım. Meşhur tıp bilimci İbn-i Sina:” Sevmek için Allah, arkadaş olmak için Kuran, nasihat için ölüm yeter” derken ölüm denen hakikate ve sonrasında kurtuluşumuza vesile olacak dünya hayatımıza yön vermesi gereken hususiyetlere yani Allah ve Mukaddes Kıtabımız Kuran-ı Kerim’in rehberliğine işaret etmiştir. Hiç kuşkusuz kutsal kitabımızı anlama konusunda bizlere en büyük yardımcı nisan ayı boyunca kendisini kutlu doğum etkinlikleri vasıtsıyla özlemle yad ettiğimiz gelişi ile insanlığı onurlandıran kainatın efendisi ve iftihar tablosu, sertacımız ve göz nurumuz Peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselamın sünnet-i seniyyesi en büyük kılavuzumuz olacaktır. Zira Kuran-ı Kerimin emir ve buyruklarını O’nun rehberliğinden bağımsız düşünmek gaflet ve delalettir.

Öyleyse ey nefsim! ve bu yazıyı nefsimle birlikte okuyan ve dinleyen kardeşlerim! Mademki ecel gerçeği nefislerimizi her an kovalamakta ve dünyada kalacağımız son zaman dilimi de onunla yüzleşeceğimiz-bizimle bitmek, tükenmek bilmeyen arzu ve emellerimiz arasına gireceği-kaçınılmaz an olmaktadır. O halde şanı yüce rehberimiz Hz.Muhammed Mustafa’nın da tavsiye ettiği gibi bu dünyada bir garip veya bir yolcu gibi yaşamayı tercih etmemiz ve kendimizi kabir ehlinden addetmemiz gerekmektedir. İmam Ali(k.v.)’nin dediği gibi öyle bir hayat yaşamalı ve insanlarla öyle iyi geçinmeliyiz ki ölümümüze düşmanlarımız bile ağlamalı ve öldükten sonra yaşamak için ise arkamızda ölümsüz eserler bırakmalıyız. Akışı devam eden hayat boyunca ölüm meleği Azrail ile burun buruna olduğumuzu unutmadan, şeytanın ve nefsimizin hilelerine karşı uyanık davranmalı, yaşamın bizlere sunulmuş bir fırsat olduğu bilinciyle yaşama sıkı sıkı tutunmalı ve her anını Allah’a has kılarak yaşamalıyız ki akışına kapıldığımız bu sürecin bir yerde sekteye uğrayarak son bulacağını, er ya da geç ve belki de ansızın bu fani dünyadan göçeceğimizi, terazinin şaşmayacağı o hesap gününde bu fani diyarda işlediklerimiz ile baş başa kalacağımızı bilerek, kabre girmeden önce an be an yaklaşan ölümü nefislerimize hatırlatarak nefsimizi hesaba çekmeli, O bizleri peşinden sürükleyerek kabri bizim için hazırlanmış bir cehennem çukuruna dönüştürmeden; biz onu öldürerek kabrimizi nurlandıralım ve kabri bize amade kılınmış bir cennet bahçesine çevirelim. Aksi halde kesin olarak bilmemiz icap etmektedir ki yaşama tutunmak adına çırpınırken ölüm ile yüzleşeceğimizi unutarak gaflet uykusuna dalarsak akıbetimiz pek hayırlı olmayacaktır. Sonsuz merhamet, lütuf ve ikram sahibi şanı yüce Rabbimizden akıbetimizi “De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin rabbi olan Allah içindir.” Duasında belirtilen ve hayatın inişli ve çıkışlı paradoksu boyunca bu duayı gerçekleştirmek için canları ve malları ile bilfiil mücadele eden muttaki kulların akıbeti gibi kılmasını ve bizleri peygamberler, Salihler, sıdıklar ve şehitler zümresi ile birlikte haşr etmek üzere huzuruna kabul buyurarak “Ey Rabbine itaatkar, huzura ermiş olan nefis! Sen hoşnut edici, hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Gir kullarımın arasına, Gir cennetime ”(Fecr Suresi: 27-30) diyerek,  Cennetine koyduğu kullarından kabul etmesi temennisiyle hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

SELAM VE DUA İLE

Önceki ve Sonraki Yazılar