pkkyı doğru okumak

 PKK'yı çözmek için birkaç üniversite bitirmek yetmez, bir de iyi gözlemci olmak gerekir.

Fazla mütevazi olmayacağım, zira söz konusu örgütü iyi tanıdığımı iddia ediyorum.

Öncelikle kendisiyle ilgili çıkan kitapları, gerek kendi yayınlarını gerekse muhalif yayınları yıllardır takip ediyor, sahada da bire bir gözlemliyorum.

PKK ve bileşenlerinin genel veya yerel bir olayda takınacağı tutum üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Yerel bir örneklemden yola çıkalım

Bu örneklem, bugünkü duruma ışık tutar sanırım.

Bir kahvede, bir köy odasında veya bir aile meclisinde üç dört PKK'lı elemanın gündem belirleme biçimi alışılmış bir seyirde işler.

Kalabalık bir mecliste dört PKK'lının olduğunun varsayalım. Dört eleman da aslında aynı düşüncededir.

Bunlardan biri gündemi belirlemek için spesifik bir konu ortaya atar. Amaç algı oluşturmak veya toplumu ifsat etmektir.

Bu yüzden konu genellikle dini aşağılayıcı, dindarları küçük düşürücü muhtevalı olur.

Konuyu ortaya atan kişi, âşık atışmalarındaki ayakçı işlevini görür.

Ayakçının dine saldırısında pusudaki diğer üçlü, meclisteki elemanların tavrını gözler.

Eğer meclis konuyu ortaya atana karşı bir reaksiyon geliştirirse, diğer üçlüden bir iki kişi hemen arkadaşlarına tepki gösterip bu düşüncenin aslında PKK'nın düşüncesi olmadığını vurgular ve PKK'nın yönetiminde dindarların özgür olacağını iddia eder.

Yok eğer toplumda tepki gösteren yoksa veya tepki cılız bir ses ise bu defa diğer üçlü, arkadaşlarının düşüncesini üst perdeden savunarak cılız sesi bastırır; meclisin dikkatini bir yere çeker ve PKK'nın propagandası ile birlikte ifsat çabasını sürdürür, amacına ulaşmış olur.

Bütün toplumu ilgilendirecek kadar genel ve medyadan uzak tutulması mümkün olmayan bir olayda da PKK adına üç dört yetkili, birbirinden farklı konuşmaya başlar.

PKK'dan hazzetmeyen bazıları bunu PKK içindeki çok başlılığa, PKK'ya muhabbet besleyen yazarlar da bunu PKK'nın içindeki ifade özgürlüğüne bağlamaktadır.

Aslında iki yorum da gerçeklikten uzaktır ve PKK'yı yanlış okumaktan kaynaklanmaktadır.

Zira bu, bilinçli bir tercih ve işbölümüdür.

Temmuzdan sonra başlayan ve hendekten çukura doğru evrilen hamlede de insanların kafalarında soru işaretleri uçuşmaya, taban da içten içe kaynamaya başladı.

Sorular farklıydı, sorunlar yumağa dönüşmüştü ki PKK'nın tepesinden üç isim aynı anda farklı entrümanlar çalmaya başladı.

Önce PKK yürütme komitesi üyesi Murat Karayalan söz aldı: ‘'Gün namus, şeref günüdür. Gerçekten de artık söz söyleme süreci geçmiştir, gün harekete geçme günüdür. Bu bizim için de geçerlidir. Biz de bunda sorumluluk duyuyoruz. Ama şunu söylüyorum; kimin elinden ne geliyorsa yapmalıdır''

Karayalan'ın sığındığı namusun, tabanında “toplumsal kâbus”a dönüşmesinin üzerinden çok geçmedi henüz.

Çok değil bir yıl önce namusu toplumsal kâbus diye lanse eden Karayalan zihniyetinin sıkıştığında sarılacağı namus, artık pek bir anlam ifade etmiyor tabanında.

“Gün harekete geçme günü” derken de o hakkını 6/8 Ekim'de kullandığını unutmuşa benziyor.

Yasin'in ahı devirir şahı, es geçer mi bu cenahı?

” Bakınız iki üç şehir devleti durdurmuştur. Eğer 20 şehir bunu yaparsa sonuç ne olacak? Herkes şimdiden ders çıkarmalı” derken dersine çalışmasını beklediği tabanın dersini çoktan aldığının farkında değildir.

“Bu süreçte herkesin sorumluluklarına sahip çıkması gerekiyor. Görev başındaki arkadaşların görevine sahip çıkmaları gerekiyor. Belirttiğim gibi, tereddüde düşme, evet-hayır çelişkisini yaşama bu süreçte kabul edilmez. Tespit, kararlılık ve buna göre istenilen düzeyde yürüyüş sahibi olmayı gerektiriyor.”  diye sözlerine devam etti.

Ancak görülen o ki halk, destek vermemek için yeminliymişçesine bir kararlılıkta.

Ve sözünü “Özellikle Cizre, Sur, Gever, Nusaybin ve diğer şehirlerde demokratik özerklik çerçevesinde savunmaya geçen gençliği tekrar kutluyorum ve kendilerine başarılar diliyorum”    şeklinde bağlar.

Burada söylenecek söz: Verrr coşkuyuuu!

“Bizler şu anda 1930-40 yıllarında yaşamıyoruz. 1970-80 yıllarında değiliz. 2016 yılında bulunuyoruz. Telekomünikasyon çağında yaşıyoruz. Dünya bugün bir köy kadar küçülmüştür. Medyanın dünyadaki gücü artmıştır. Kamuoyunu ayağa kaldırdın mı, dünyanın en zorba kişisi dahi hiçbir şey yapamaz. Bu sadece Kürtlerin görevi değildir, demokratların, Türkiye solunun da görevidir.”

Türk solunun derken Kürt İslamcılardan kendisine muhabbet besleyen zavallılara da bir kapak yapmayı ihmal etmemiş.

Bize de “güle güle kullanın” demek düşer.

“Ülke içinde ve dışında, metropollerde ve Kürdistan'ın diğer parçalarındaki Kürt halkı harekete geçerse, her şeyi yapabilir. Kurtuluşumuz bizlerin elinde. Kürt halkının kurtuluşu belki hiçbir zaman Kürt'ün eline geçmemişti. Şimdi bu gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla herkesin, olağanüstü, acil ve önemli süreçten geçtiğimizi bilmesi ve direniş şehirlerinin çığlığına kulak verip, gereklerini yerine getirmesi gerekiyor. Böyle olursa, zulmün kalesi yıkılacaktır, demokrasi ve özgürlük kazanacaktır. Bu inanç ve güvenimiz her zamankinden daha güçlüdür.”

Yani demokrasi için birkaç bin Kürt gencinin daha ölmesi veya Dahhak'ın yaşamını idame etmesi için genç insanların beyni gerekir.

Beyin derken Dahhak sürekli beyin yemiyor, bazen kiralık beyinlere ipotek koyarak da sahip çıkabiliyor.

Ha bu arada Kürdistan şehitleri(!) de artık demokrasi şehitleri sayılacak.

En azından şimdilik.

Cemil Bayık da eline sazı alıp Karayalan'ın çaresizliğinden ziyade kuyruğu dik tutma adına tehdit dilini kullandı.

"Gerilla güçlerini yenmek ve Kürt şehirlerindeki hareketleri sona erdirmek istiyorlar. Bunun olmasına izin vermeyeceğiz. Eğer savaşı büyütmek istiyorlarsa, gerilla güçlerimiz şehir merkezlerine iner."

Buradaki hedef kitle, ümitsizliğe kapılan tabanıdır.

Maksat umutsuzluğa kapılan tabana “yıkılmadık, ayaktayız” mesajı vermektir.

“Yıkılmadık, ayaktayız!” nakaratlı arabeskin arkasına  “Avrupa ve ABD'nin Türkiye'ye baskı yaparak Kürt sorununun demokratik araçlar ve siyasi yöntemlerle çözülebileceğini anlatma zamanı geldi. Türkiye'ye Kürtlere karşı savaşı bırakması, iki taraflı ateşkesi kabul etmesi yönünde çağrı yapmalılar” sözleri hiç de yakışık almadı.

Karayalan ve arabesk Bayık'tan sonra sazı bu defa PKK yöneticilerinden Muzaffer Ayata eline aldı.

Ayata da Ak Parti bünyesindeki Kürtleri tehdit etme yolunu seçti.

Ayata: “Kürt halkı katliam altındayken, demokratik güçleri bastırılıp faşizm dayatılırken hala AKP'de kalmak, AKP'yi desteklemek açık ki bu suçlara ortak olmaktır. Hainler muhtemelen kendilerinden hesap sorulmayacağını, böylece önlerine atılan kemiklerle beslenmeye devam edeceklerini düşünüyorlar. Ama direniş yenilirse, bunların artık Kürdistan'da bir geleceği olmayacak. Hepsi ihanetle ve lanetle anılacaklardır. Bu halk bugünlerini ve bu hainleri hiç unutmayacaktır” diyerek tabanı olmayan bir kitleye mesaj gönderme yolunu seçti.

Yazımın başında da belirttiğim gibi PKK'ya muhalif yazarlar bu üç açıklamayı “çok başlılık” olarak yorumlayacakken, PKK'ya sempati duyan yazarlar da farklı seslere açık bir yapıdan dem vuracaklardır yine.

Aslında ortada ne çok başlılık ne de farklı seslere açık bir durum söz konusu.

Ortada farklı kitlelere ulaşma çabası ve her kılığa girmeyi meşru gören bir yapı var.

Karayılan ajite bir dille Kürtleri duygusal yönde etkileme çabasında iken Bayık, ergenlerin ve fayda eksenli tabanının dağılmasını engellemek için tehditkâr bir dil kullanıyor, Ayata ise Ak Parti'nin tabanını tehdit ederek hem onları korkutma hem de kendi tabanına onları hedef göstermiş oluyor.

Bir de sehpanın sacayakları biçiminde sehpayı dengede tutma çabası var.

Ancak görmedikleri bir hakikat var:

Sehpanın tepesi delik.

DTK KURULUNDA NEDEN BİR EKSİK?

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 6. Genel Kurulu tamamlandı.

Oylama sonucu Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ertuğrul Kürkçü, eş sözcü olarak belirlendi.

Kurulda oluşturulan yeni genel mecliste yüzde elli kadın kotası uygulandı.

Aslında kurul 122 kişiden oluşacaktı, ancak bir kişilik açık bırakıldı.

121 kişilik mecliste 58 kadın, 59 erkek ve 4 LGTBİ yer aldı.

Dört LGTBİ'nin durumu şu şekilde belirlendi:

Biri “L”

Biri “G”

Biri “T”

Biri ise “B” olarak saptandı.

Neden “İ” yok diyenler oldu tabi ki.

Onu da yeni başvurular arasında yapacakları mülakatla belirleyeceklermiş.

Ancak kurula delege seçmekten daha önemlisi HDK Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit'in sözleri oldu.

Sözlerini aktarırken yorum yapmamak belki de en güzel yorum olur.

“Her söz bizi geleceğe taşıyan bir adımdır. HDK'yi kurarak ve var ederek, ezilenlerin aleyhine işleyen tarihin akışına dur dedik. Tarihin akışını değiştirdik. Ezilenler için yeni bir başlangıç yaptık. Eksiklerimiz var ama daha yolun başındayız. HDK'nin amacı ahlaki ve demokratik topluma ulaşmadır. HDK'nin bir ruhu var, kadın ruhu. Özgürlükçü, eşitlikçi ve kadın bakış açısıyla bir mücadele yürüteceğiz.”

KARNE VE BOMBA

Fail mühim değil;

Ambulans yakıp “Ambulans!” diye viyaklayana

Kan bankasını ateşe verip caka satana

Öğrenci yurdu ve okula molotof atana

Tıfılın sevincini kursağında bırakana

Sokakları mayın tarlasına dönüştürene

Kardeşi kardeşle pervasızca dövüştürene

Kısaca;

Bahane arayıp birilerini suçlamak yersiz

Zira her olaydan önce faili bellemiş keriz

Sen de ey dost! Salih bir kalp ve metanetle

Bu olayların alçak faillerini insan gibi lanetle!

KÂĞITÇI ÇOCUKLAR ÜÇKÂĞITÇIYA FEDA EDİLMESİN!

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı' yeni düzenlemeyle atık kâğıtların lisanslı firmalar tarafından toplatılması ile ilgili evlere şenlik bir yasa çıkardı.

Anayasa gibi hayati önem taşıyan bir mevzu dururken çöp kutusuna dadanan bakanlığın bu girişiminden dolayı burnuma kötü kokular geliyor doğusu.

Kırk bin işçi hat sanatıyla geçindiği için Osmanlı yüz yıl matbaayı geciktirdi.

Aynı dedenin torunları, ne yazık ki kırk bin insanın geçimini birinin cebine rant olarak sunma çabasında.

Daha önce alışveriş merkezleri pasajları, marketler zinciri de bakkalları vurmuştu.

Şimdi de lisanslı kâğıt firmaları kâğıt toplayan garibanları vuracak.

Gerekçe; düzen…

Sonuç; tiner, hırsızlık, gasp, kapkaç…

Hakikat; kâğıt toplayıcılarının işinin üçkâğıtçılara peşkeş çekilmesi…

Halbuki, kapitalist düzenin dişlerinde bir adaletsizlik var ve bu çocuklar, şu anda vampirin dişleri arasına sıkıştırılmak istenmekte.

TERS KÖŞE

ACIYI ACIYLA YARIŞTIRMAK

Hüda Kaya, samimiyetine asla inanmadığım bir mücahidede(!)

28 Şubat'ta aktif bir şovmen.

Hüda Kaya gibi bir anneleri olduğu için kalan kızlarına acıdığım bir anne.

Ama sadece öyle bir anne.

Oğlunun yolundan gitmek için rota belirlemekte aciz bir kul, acıyı acıyla yarıştırarak hararetini söndürme çabasında olan bir zavallı.

Yasin katledildiği zaman “Kötü bir olaydı, ancak Yasin gibi birçok kişi katledildi” diyecek kadar bir duygu fukarası, söylem ve eylemlerindeki tutarsızlıklarıyla Kamer Genç sonrası meclisin maskarası.

“Yasin'in katillerinin takipçileri olacağız!” demişsin.

Hah, işte ben de bunu söylemek istiyorum uzun zamandır, ancak – Allah razı olsun diyemeyeceğim - sen itiraf etmişsin.

Katillerin takipçisi olacak, izlerinde yürüyeceksiniz; bunu biliyoruz.

“Takipçisiyiz” sözcüğündeki tevriyeyi hangi maksatla kullandığın belli.

"Yasin Börü edebiyatı üzerinden bir demagoji yaparak, gerçekleri çarpıtarak bir yere varamayacağımızı çok iyi biliyoruz. Arkadaşlar, yalanlarla gerçekler kapatılamaz. Kobani olaylarının hemen arkasından gelen günlerde biz HDP olarak kaç defa bu ölümlerin sebepleri araştırılsın diye önerge verdik”

Sözlerinde yer yer hakikat olabilir.

Evet, birileri Yasin ve arkadaşlarının hunharca katledilişleri üzerine siyasi bir rant çabasında olabilir.

Ancak “Yasin edebiyatı” ifadesi çok ağır, Hüda Kaya!

Bak demedi deme, Xweda çarpar.

Çünkü milat olan bir vak'anın edebiyatı yapılmaz; vak'anın hakikati olur, edebiyatı değil.

Kısacası, Yasin bir milattır.

Kürdistan tarihi de “Yasin'den önce” ve “Yasin'den sonra” diye yazılacaktır bundan böyle.

Yasin'in katilleri de Yasin'in yaşadıklarını yaşayacak, ama zılgıtsız.

Yasin'İn katillerini alkışlayanların elleri yaptıklarını söyleyecek, ayakları yaptıklarına şahitlik edecek.

Yasin'in acısını yüreklerinde hissedenlerin acısını, katillerin muhipleri de yaşayacak.

Meclis kürsüsünde ağlamanız inanın beni hiç etkilemiyor; ajite ifadeleriniz, yalanlarınızın gölgesinde kalıyor.

Yasin'in acısıyla göz pınarlarım kurumuş, ağlayamıyorum; ancak acınıza zılgıt çalacak kadar da çukurlaşmadım.

Allah Züntikamdır ve bu çukurda da bir hikmet vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.