Şeriat, tarikat ve hakikat

Daha önce irfanın tanımında, kalbin hakikati şuhûd yoluyla bulması, diye beyan etmiştik. Öyleyse hakikate ermek her arifin arzusudur. Şeriatı kabul edenler ve şeriata bağlı olanlar bu hedefe ulaşmanın yolunun şeriat olduğunu beyan ediyorlar. Çünkü âlemlerin Rabbi, yarattığı insanın kemale ermesi için gerekli olan şeyleri daha iyi biliyor. Şeraitin kendisi de bu muayyen edilmiş yoldur.

Arifler tarikat olmaksızın hakikate ermenin imkânsız olduğunu söylüyor ve Şeriatın neticesini tarikata bağlı olarak biliyorlar. Onların inancına göre Hakikate ermenin yolu şeriattır. Ama belirlenmiş bir tarikat kullanmak şartıyla. Bazıları sanıyorlar ki arifler tarikata girdikten sonra şeraite ihtiyaçları kalmıyor ve asıl hedef Hakikate ermek olduğu için Hakikate erenler de şeriatı ve tarikatı bırakıyorlar.

Bu konuyu netleştirmek gerekir. Eğer demek istenen buysa, yani şeriata bir süre sonra ihtiyaç kalmayacaksa şu çok iyi bilinmelidir ki bu kesinlikle İslam'ın kabul edeceği bir durum değildir. Böyle bir irfana, İslam irfanı demek mümkün değildir.

İslam arifleri diyorlar ki: şerait hakikate ulaşmak için bir alettir ve tarikat da ariflerin kendi görüşlerine göre sahih olan ve kişiye özel bir yöntemdir.

Nisa Suresi 65. Ayette şöyle buyuruyor: “Hayır! Rabbine ant olsun aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Dini bakışa ve inanca göre şeriata ve İslam ahkâmına uymak kesin ve mutlak bir emir olup ondan sapmayı kabul etmek mümkün değil.

İrfana muhalif olanlar, irfanın şeriata karşı duyarsız olduğunu ve bu konuda mükellefiyeti önemsemediğini söylüyorlar. Hatta ariflerin şeriat kurallarını terk ettiklerini veya kendilerini ona muhtaç olarak görmediklerini düşünürler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'den şu hadis naklediyor:

“Şeriat benim sözlerimdir. Tarikat benim fiillerimdir ve hakikat da benim ahvalimdir.”

Bu hadise göre tarikat, Peygamber Efendimiz'in şeraitinin ameli şeklidir. Öyleyse hiçbir zaman tarikatın şeriattan ayılması ve ona ihtiyaç duymaması söz konusu olamaz. Eğer daha yüksek merhalede alt merhaleye olan ihtiyaç ortadan kalkar gibi bir algı oluşuyorsa bu söz kesinlikle yersiz olur.

Ariflerin eserlerine dikkatlice bakılırsa, bırakın şeriatı terk etmeyi, aksine Allah'a yakınlaştıran bütün merhalelerde şeriatı gerekli gördükleri müşahede edilir. Elbette şu noktada da önemlidir; hakiki arifle göstermelik arifi birbiriyle karıştırmamak gerekir.

Şimdi de delillerimizi inceleyelim.

· Acaba Peygamber ve mübarek ashabı ya da evliyalar yakîne ve hakikate ulaşmamış mıydı? Eğer hakikate de ulaşmışlarsa niye şeriattan el çekmemiş, ibadetle meşgul olmaya devam etmişler?

·İrfanın hedefini düşündüğümüz vakit, şeriata olan ihtiyaç hiçbir zaman bitmez. Bu iki durum birbiriyle uyum sağlayamaz. Çünkü arifin hedefi Allah ve Allah'a yakın olmaktır. Allah'ın sınırsızlığı da kesin olan bir gerçekliktir. Öyleyse O'na yakın olmak yani Likaullah da sınırsız olmalıdır ve neticede O'na ulaşmak ve O'na yakın olmak için gösterilen çabanın da sonu yoktur.

·Ayrıca bütün şeri hükümlerin adabının yanında, esrarları ve batıni yönleri de vardır. Eğer şeri ibadetler, ona has adapla yerine getirilse o ibadetin esrarı da elde edilir. Âmâ şeri hükümleri zahiri yönleri dikkate alınarak yerine getirmekle yetinilse ve ariflerin deyimiyle tarikattan gafil olunsa, kesinlikle onun esrarlarından ve hakikatinden mahrum kalınır. Tarikata riayet etmek onun esrarlarını elde etmek içindir. Tarikattan maksat şeriatı yok saymak veya ona ihtiyaç duymamak, değildir.

Şimdi ariflerin sözlerinden çeşitli numuneler sunalım.

Zennûn-i Mısri diyor ki; “Ubudiyet, her hal ve şeraitte O'nun kulu olmaktır. Tıpkı O'nun her hâlükârda senin rabbin olduğu gibi.”

Hicri 654 yılında vefat eden Şeyh Necmeddin Razi diyor ki: “Şeriatın hakkı şu şekilde ancak ifa edilebilir; her uzvun emredildiği şekilde amel etmesi ve aynı şekilde de nehiy edildiği şeylerden de içtinap etmesi gerekir ki kilidin dişleri olması gerektiği gibi yerine otursun ve düğümler çözümlensin. Eğer bazı dişler yerine otursa da bazıları yerine oturmasa asla bu tılsım açılmaz. Anahtarın dişleri doğru olduğu miktar kadar bir açılma olur. Bu doğruluk etkisini dilde gösterir. Dilden de kalbe yansır. Kalpten de gayba ulaşır ve iman nuru gayb âleminden gelir ve kalbe yerleşir. Bu doğruluklar her ne kadar fazla olsa gayb âleminden gelen nurlar kalpte daha fazla kendini gösterir. Şeriat kanunları kâmilen yerine getirildiğinde de kalpteki iman da kemale erer.”

Ameli ve nazari irfan ile ilgili birçok eseri olan İbn-i Arabi diyor ki: “Hidayete ve saadete ulaşabilmek ve Allah'ın gazabından kurtulabilmek için şeriata bağlı olmak gerekir ve hiçbir zaman şeriatın ölçüsünden çıkmamak gerekir. Eğer şeriattan uzaklaşılırsa hakikate ulaşmak mümkün olmaz. Hakikat şeriatın kendisidir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.