Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

Süreç ya da Turkish Kantonculuk

Uzun süredir yürüyen bir “Barış süreci” var. KCK, süreci “dayatmayı inşa fırsatı” olarak yorumlarken; devlet, daha ziyade asker/polis cenazelerinin bu zaman zarfında gelmemiş olmasını en büyük “kazanım” olarak görmekle yetiniyor.

Biliyorsunuz, daha önce de “süreç” denemeleri yaşandı ve başarısızlıkla sonuçlandı. Geride kalan başarısız süreçler veya PKK’nin dediği şekliyle çatışmazsızlıklar silsilesi, daha ziyade devletin operasyonel girişimlerinin ön planda olduğu gerekçelerle bozulmaktaydı.

Geride kalan süreçlerin bir özelliği de süreç ilerlemeleri için nelerin yapılması gerektiği değil, hangi tarafın ne zaman süreci bozacağı şüphesi daha fazla ön plandaydı.

Son olarak halen yürürlükte bulunan süreç, zaman zaman Lice merkezli özel testlerden geçse de şimdiye kadar bozulmuş değil. Bozulmamış olmasının sebebi de yukarıda zikrettiğimiz şekliyle iki tarafın memnuniyetinin halen sürüyor olmasındandır.

Sürecin neler doğuracağı konusunda taraflar arasında halen kafalar net değil. Ancak bu seferki sürece hem devlet hem de KCK kanadının özel bir önem verdiği de ortadadır. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi de Suriye ve Irak’ta yaşanan karmaşanın kendilerini ne yönde etkileyeceğiyle doğrudan ilişkili olmasındandır. Bu konuda iki taraf da rahat olmadığı gibi, bir yönüyle de sürece mahkûm olmuş durumdadırlar.

SÜREÇ KİMİSİ İÇİN NİMET, KİMİSİ İÇİN KÜLFET!
Bu sürecin en büyük özelliklerinden bir tanesi, süreçten sadece KCK ile devletin yararlanıyor olması ve sürecin halka ve diğer siyasal kesimlere kapalı olmasıdır. Hatta bu yönüyle süreç, çoğu zaman halk ve siyasal kesimler için sadece dayatmacı zihniyetin el değiştirmesinden ibaret kalmaktadır. Devletin klasik dayatmacı zihniyeti süreçle beraber el değiştirerek PKK/KCK’ye geçmiş durumdadır. Bunu sürecin akışıyla izah edebileceğiniz gibi, gönüllülük esasına dayalı zihniyet transferi olarak da okuyabilirsiniz.

Dikkat ederseniz, devletin güvenlik güçlerine ucu dokunmadığı müddetçe KCK’nin halka yönelik hiçbir dayatması devlet nazarında dikkate alınmamakta, baskılara herhangi bir tepki verilmemekte, hatta eskiden manşetlere konu olan baskıcı uygulamalar, kripto basın nezdinde haber konusu bile olamamaktadır.

Giderek artan baskıcı uygulamaları saha aktörlerinden birisi olarak sadece KCK’ye bağlayarak izah etmek çok zor. Baskıcı uygulamalara devletin seyirci kalması sadece acziyetle izah edilemez. Bunun mutlaka gizemli sebepleri vardır ve bunun altında “devlet aklını” aramak zorunludur.

Devlet aklının yaşanan süreçte sahadaki rolünün önemli bir bölümünü KCK’ye teslim etmesi, Rojava’da yürürlüğe konulan “Kantonculuk” oyununun Turkish versiyonunu akıllara getirmektedir. Rojava Kantonculuğunda nasıl ki rejim karşıtı muhalif unsurların bertaraf edilmesi adına devreye giren Suriye devletinin derin aklı sahadaki rolünü geçici olarak PYD’ye devrettiyse, aynı taktik Türk devlet aklı tarafından şu anda PKK/KCK üzerinden yürütülmektedir.

PYD/KCK’nin “Devrim/Öz Yönetim” dediği şeye nasıl ki Suriye resmi makamları “terörizme karşı mücadelede yurttaşlık görevi” gözüyle bakıyorlarsa, dayatmacı uygulamalarına ses çıkarılmayan KCK için de örtülü bir “yurttaşlık görevinin” yürürlükte olduğu izlenimi kendini ele vermektedir.

Sürecin başlangıcından bu yana devletin gözetimi altında PKK/KCK’nin dayatmacılığına örnek teşkil edecek binlerce uygulamalar yaşanmıştır. Aleni eylemler, açık tehditler, yol kapatmalar, kimlik kontrolleri, silahlı-molotoflu eylemler, tehditler, tehcirler, sabotajlar, kundaklamalar, adam kaçırma, hatta öldürmeler… Tüm bunların ısrarla sürdürüldüğü bir ortamda devlet erki bırakın önlem almak, hala “süreç çok iyi gidiyor” açıklamalarında yarışıyorsa, burada durup düşünmek gerekiyor. Üstelik devlet tarafı “süreç çok iyi gidiyor” yarışını önde götürürken PKK/KCK adına yapılan uygulamalar ve geleceğe dair çizilen zihniyet perspektifi, aslında devlet açısından nelerin “çok iyi gittiği” hususunu daha çok sorgulanmaya muhtaç hale getirmektedir.

ÇARPICI BİR ÖRNEK: “DEĞERLİ KÜRDİSTANLILAR!”
Bir örnek olması ve PKK/KCK’nin zihniyet perspektifini ortaya koyması açısından elime ilginç bir “Bildiri” geçti. Bildirinin başlığı “Değerli Kürdistanlılar!”

Sağ ve sol üst köşelerde “HPG” amblemi taşıyan bildiri 08.08.2014 tarihini taşımakta. Bildiri Şemdinli bölgesinde dağıtılmış ve Şemdinli yöresine dair gelecek perspektifini taşımaktadır. İçeriği ise adeta dönemin “Umum Müfettişlik” sekretaryasının izlerini taşıyor gibi. Beş bölümlük bildirinin “Yiğit Şemzinanlılar” başlıklı ikinci bölümü aynen şöyledir:

“… Şu an Rojava halkımız kendi kendini yönetmektedir. Ekonomik, sosyal, siyasal, hukuk ve savunma alanlarının hepsinde yönetim halkın kendisidir. Demokratik özerklik projesini hak eden diğer bir parça da Kuzey Kürdistan’dır. Bu alanlarda tıpkı Rojava gibi kendi kendimizi yönetecek duruma gelmemiz gerekmektedir. Eğer böyle olursa Rojava’daki gibi hiçbir çete, ajan, kontrgerilla ülkemize giremez ve bize zulüm yapamaz…”

PKK’nin literatüründe “çete, ajan, kontrgerilla” nitelemeleri, bildiğiniz gibi PKK’li olmayan herkes için geçerlidir ve bunlara dönük en belirgin tavır “Ya sev, Ya terk et!” tavrıdır. Nitekim pratik tavır bakımından bu uygulama şu an Rojava’da en sıkı şekilde uygulanmaktadır.

KANTONCU MANTIK: “YA SEV, YA TERK ET!”
Nitekim bildirinin “Değerli Halkımız” ara başlığını taşıyan üçüncü bölümü, “Ya sev, Ya terk et” prensibinin uygulanma biçimine dönüktür ve şu cümleler yer almaktadır:

“… Ancak düşman işbirlikçileri, çeteler, ajanlar, kontralar ve AKP’li işbirlikçileri de bilmelidirler ki; bu büyük onur mücadelemiz başarıya ulaştığında Kürdistan’da yaşam kendilerine haram olacaktır. PKK’nin devrim balyozu çok yakında onların başını ezecektir. Yurtsever halkımıza düşen ise bu düşman uşaklarını içimizden kovmaktır. Artık Kürdistan’da onların yaşam hakkının bittiğini onlara hatırlatmaktır. Pişman olanlar halkımızın ve hareketimizin adaletine sığınıp aflarını isteyebilirler. Halkımızdan ve hareketimizden af dilemeyenler ülkemizden defolup gidecektir.”

PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah’ın bir ara sarf ettiği “Biz kararımızı vermişiz ve bir model kurmuşuz. Bu modeli kabul etmeyen ve sindirmeyen Kürtler Rojava’yı terk etsinler” sözündeki zihniyet diktatöryasının aslında bir bütün olarak PKK’yi nasıl esir aldığını göstermesi açısından bildirideki bu sözler numune niteliğindedir. Bu tarz çağdışı, gerici zihniyetin PKK’yi nasıl da 1930’lu yılların karanlık Türkiye’sine/CHP’sine benzettiği, somut uygulamaların yanında bu tarz bildirilerle en çarpıcı şekilde ortaya konmaktadır. 1920-1930’lu yıllardan ödünç alınan köhne zihniyetle 2014’ün Kürt toplumu, “Kürt İsmetçilerin” düşünce tarzıyla, yerli Topal Osmanların sindirmeci pratiğiyle tarihin karanlığına yuvarlanmak istenmektedir.

Bildirinin “Tüm Halkımıza Devrimci Selam ve Saygılar” ara başlığını taşıyan son bölümünde ise, “Düşman işbirlikçilerini halkımızdan ve mücadeleden af dilemeye davet ediyoruz” spotu düşülmüş. Ardından “Kürt halkına ve mücadelemiz karşısında düşmanla işbirliği yapan ajan ve işbirlikçiler, liste 2” cümlesi düşülerek 35 kişinin adı-soyadı ya da yerel künyesi sıralanmış ve Şemdinli/Şemzinan bölgesini terk etmeleri ya da af dilemeleri konusunda tehditler savurulmuş. Aksi halde bedelinin çok ağır olacağı vurgulanarak nokta konulmuş.

İsim listesinin “Liste 2” olması, “liste 1’in” de daha önce yayınlandığını göstermektedir. Nitekim bu şekilde şahısları hedef alan listelerin başka yerlerde de yayınlandığı da biliniyor.

Peki, “listeye girme başarısı” gösteren insanların özellikleri nelerdir? Kimlerdir bunlar? Gerçekten ajan mıdırlar?

Yukarıda vurguladık. Rojava’da zaten örnekleri mevcut. PKK’li olmayan, Apoculuğu özümsemeyen herkes bunlara göre ajan niteliğindedir.

Şemdinli listesinde yer alanların özellikleri, aldığım duyumlara göre genellikle kendi halinde dindar insanlar. Hatta içlerinden bazıları PKK sempatizanı olmalarına rağmen tek suçları dindarlık.

SURİYE’DE “YURTTAŞLIK”; TÜRKİYE’DE “VATANDAŞLIK” BİLİNCİ AŞILANIYOR
“Çok iyi gidiyor” diyen “Dindar bir hükümetin” bizzat yürüttüğü bu süreç, belki de çoğu kendi taraftarı/seçmeni olan dindar insanlara yönelen faşist dayatmacılığı görmezden gelerek halkın ya PKK’ye teslim olmasını ya da yerini yurdunu terk etmesini beraberinde getiriyor. Üstelik PKK bunu bildirilerle yaptığı gibi gün ortası silahlı unsurları vasıtasıyla da açıkça icra etmekten çekinmiyor.

Bu durumda zihniyet dayatmasının bu denli aleni yürütüldüğü bir ortamda bunu sadece “Sürecin selameti” ile izah etmek kesinlikle mümkün değildir. Böyle bir genel uygulama iki tarafın ortak iradesi, rızaya dayalı rol paylaşımı, karşılıklı anlayış birliği olmadan yürümesi imkânsızdır.

Her türlü faşizanlığı “sürecin selametine” hamleden yetkililer, ileriki zamanlarda tıpkı Suriye resmi makamlarının yaptığı açıklamalar gibi PKK’nin insanlık dışı uygulamalarını “Yurttaşlık görevi” olarak değerlendirmeye kalkışsalar hiç şaşırmayın.

Suriye yönetimi nasıl ki PYD’ye “Yurttaşlık bilinci” aşılamayı becerdiyse, bugün Türkiye’de de Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “Vatandaşlık bilincini” PKK’ye aşılamaya çalışmaktadır.

Dolayısıyla Kürt halkı “Süreç’ten” farklı beklentiler içerisindeyken Devlet ve PKK’nin beklentilerinin çok farklı noktalarda kesişmeye başlaması, süreci önemseyen ancak kuşkuları da üzerlerinden atamayan kesimlerin endişelerini her geçen gün daha fazla artırıyor. Bu endişelerin haklı çıkmaya başlamasının ileriki zamanlarda nasıl bir yansımaya yol açacağı ise şimdilik bilinmese de zamanında gerekli önlemler alınmazsa ürkütücü sonuçlara yol açma ihtimali bulunuyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar