Türkiye İle Batı İlişkileri Nereye Gidiyor?

Türkiye ile Batı arasındaki ilişkilerin seyrinin nereye doğru gittiğini anlamak için 15 Temmuz'a giden süreci, 15 Temmuz sürecini ve sonrasında gün yüzüne çıkan karşılıklı restleşmeye dayalı tabloyu göz önüne almak sanırım yeterli olacaktır.

Batı ile Türkiye arasında yaşanan sancılı ilişkiler, Batı'nın nasıl bir Türkiye tasavvur ettiğiyle ilgili beklentisinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye, artık kendi ayakları üzerinde durmak istediği mesajını veriyor; Batı ise alışılagelen jandarmalık rolünü sürdürecek bir Türkiye portresi arzuluyor. Kaldı ki Batı'nın dayattığı bu arzu sadece Türkiye'ye münhasır değildir ve ilişkide olduğu batılı olmayan tüm ülkeleri kapsamaktadır.

Batı'nın razı olmadığı yeni ilişki biçiminin ilk nüveleri, Suriye politikası üzerine 2013'te yaşanan ayrışma ile ortaya çıktı. Temmuz 2016'ya gelindiğinde Batı'nın istemediği tarzda Türkiye'nin gütmeye başladığı iç-dış politika kanlı bir darbe girişimi ile karşılık buldu.

2013'ten 15 Temmuz'a kadar süren dönemde Batı adına Türkiye ile ilişkilerin odak noktasında Amerika yer almaktaydı. 15 Temmuz sonrasında ise geri plana çekilen Amerika'nın yerini bu kez Avrupa ülkeleri almış bulunmaktadır.

Buna karşın Türkiye, 15 Temmuz'a kadar artık Batı'nın her istediği iç-dış politik argümanların emir eri olmak istemediğini çeşitli vesilelerle ortaya koymaya çabalarken, 15 Temmuz sonrası Rusya ile geliştirdiği ve giderek askeri ve stratejik bir hal almaya başladığı ilişki biçimiyle “geleneksel müttefiklerine” karşı alenen bir meydan okuma sürecinin kapısını araladı.

Şu anda Amerika, herhalde 15 Temmuz girişimindeki başarısızlığın oluşturduğu mahcubiyet duygusunun sonucu olacak ki, Rusya ile girişilen stratejik ilişkilerin seyrine karşı açıktan gürültü koparmaktan imtina etmekte, bunun yerine kimi militarist gruplar üzerinden dolaylı tepkiler vermekle meşguldür.

Asıl tepkiler ise sözcülük rolünü şu sıralar üstlenen Avrupa'dan yükselmektedir. Avrupa, birlik müzakere süreci kartını öne çıkararak her zamanki gibi “Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları” kavramları üzerinden, hedefleri belli manevralara yönelmektedir. Bu tür kavramları öne çıkarırken işbirliğine yöneldiği kimi marjinal grupları “özgürlük mezesi” olarak kullanması Türkiye'de daha fazla tepki uyandırmaktadır. Dahası, 15 Temmuz darbe girişimine verilmeyen tepkinin “darbe mağduru” sıfatıyla darbeci artıkları korumak için vermeye kalkışması, aslında meselenin salt “özgürlükler” bağlamında ele alınmadığını açıkça göstermektedir.

Avrupa Birliği ve bağlı kurumlarının, Türkiye'de zaman zaman tartışma konusu olan hak ihlalleri iddialarına karşı çok zıt tepkiler verdiğini artık ezberlemiş bulunmaktayız. Türkiye ile ilişkileri iyi durumda iken “hak ihlallerini” rahatlıkla sümenaltı edebilen Avrupa'nın, ihlaller karşısında verdiği zikzaklı tepkilerin aslında Türkiye'nin politik gidişatıyla paralel bir seyir izlediği pekala söylenebilir.

Şu sıralar Avrupa'dan yükselen tepkiler de keza “hak ihlalleri” ile doğrudan bir bağ oluşturmamakta, daha ziyade 15 Temmuz sonrası Türkiye'nin Batı'ya rağmen izlemeye başladığı dış politika ile bağlantısı bulunmaktadır.

Türkiye; şu sıralar Rusya ile derin çelişkiler yaşayan Batı/NATO ittifakının en önemli sac ayaklarından biri olmasına karşın, Batı'ya artık güvenmediğini her fırsatta dile getiriyor. Rusya ile “alternatif” ilişkiler geliştiriyor, askeri işbirliği, istihbarat paylaşımı ve Rus menşeli hava savunma sistemi pazarlıkları yapıyor. Batı her ne kadar “Cumhuriyet gazetesi” ve “İdam” için “Kırmızıçizgi” benzetmesi yapsa da aslında Rusya ile girişilen ilişkiler Batı için “Kırmızıçizgilerin” aşılması anlamına geliyor.

Bunun sonucunda ise karşılıklı restleşmeler, hatta Avrupa kanadından müzakereleri durdurmak dâhil “ekonomik yaptırımları” da içeren tehdit paketleri birbirini izliyor.

Biz “Sayın seyirciler!” Can Dündar ve benzerleri üzerinden fırtınalar koparıldığını ekranlardan izlerken aslında meselenin çok derin jeo-politik/stratejik ayrışmalardan kaynaklandığını çoğu zaman aklımıza bile getirmiyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar