Üstad Bediüzzaman ve İz’an-ı Ramazan

Zamanlar içinde mukaddes zamanlar yaratan Allah-u Zülcelal’in bu sünnetinin en çok hissedildiği ve yaşandığı vakit, hiç kuşkusuz Ramazan ayıdır. Çünkü bu ay, diğer onbir aya sultan olmuş, rahmet, mağfiret ve beraatle donatılmıştır. Bu ayda insanlığın dünya saadeti ve ahiret felahına yönelik nice hikmetler, nice yüce amaçlar barınmaktadır. Ama Ramazan ayının asla ve asla göz ardı edilmemesi gereken yüceliği, hidayet rehberi olan Kur’an’ın bu ayda indirilmeye başlanmış olmasıdır ve Ramazan Kur’an’sız asla düşünülmemelidir.

Bu amaç ve hedefler ışığında bir Ramazan anlayışına (iz’an) sahip olmak gerekir ki, bu aydan gerektiği gibi istifade edilebilsin. Aksi taktirde, bu mukaddes zamanın hayatımıza katkısı nakıs kalır ve bu asla Ramazan ayının kendisinden değil, bizatihi insanın kendisindendir. Ramazan ayının yüceliği ve maneviyat üzerindeki potansiyel pozitif etkisi, asla sönmeyen, azalmayan manevi bir enerji kaynağıdır. Çünkü Yüce Kudret tarafından faydalarla donatılmıştır ve tükenmez bir kaynaktan beslenmektedir. Önemli olan ondan hakkıyla istifade edebilmektir. Bu amaca mebni olarak Üstad’ımızın Ramazan Risalesine müracaat edeceğiz. Umarız bu vesileyle Ramazan ayından istifademiz ziyadeleşir.

Üstad Bediüzzaman, 29. mektubun 2. kısmı olan Ramazan Risalesine, bu aya değer katan Kur’an’ın indirilişini ifade eden Bakara suresi 185. ayetle başlamaktadır:

 “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan
ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir.”

“Ramazan-ı şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir.
Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır”

Öncelikle Ramazan’ın en büyük ibadeti oruçtur. İslam’ın beş şartından ve en büyük şiarlarından biridir. Şiar, içinde şuur barındırandır. Şuurdan yoksun olunca, şeair şiar olmaktan çıkar, özünü kaybeder ve kabuktan yani şekilden ibaret kalır. Nasıl ki İslam’ın şiarlarından olan ezan, sadece seslendirilmekle kalır ve içeriği hayata yansıtılmaz, çağrısına kulak verilmezse; nasıl ki en büyük şiarlardan olan tesettür şuurdan, bilinçten yoksun olduğunda örtülü çıplaklığa sebebiyet veriyorsa, nasıl ki ilk sual olunacak ibadet olan namaz şiarı şuursuzca, hikmet ve gereklilikleri göz ardı edilerek sadece hareketten ibaret hale getirildiğinde insanı, insana ve dünyaya köle olmaktan, fuhşiyat ve münkerattan alıkoymuyorsa, işte aynen oruç ibadeti de şuurdan yoksun, hikmetleri göz ardı edilerek gerçekleştiğinde, gündüz boş olan mideyi akşam istihab haddini aşan oranda doldurarak sahte bir perhize, maneviyat namına bomboş geçen bir eziyete dönüşecektir.

 “İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar çok hikmetleri var. Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun hikmetlerinden bir hikmeti şudur:

Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde hâlk ettiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor… Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?

Allahuteala, insanların Rabbi yani efendisi olan, Rahman ve Rahim sıfatları ile insanlara merhametle muamele eden, onlara yeryüzünü bir nimet sofrası şeklinde halkeden yüce yaratıcı iken, insanoğlu bu hakikatlerden uzak gaflet içerisinde ömrü tüketmektedir. Dünyevi meşguliyetler, hedef ve amaçlar peşinde sıradanlaşan hayat, insana bu hakikatleri unutturmakta, nefis ve şeytanla mücadelede ruhu yorgun düşürmekte, sahip olduğu güç ve sermaye onu azgınlaştırmakta, acziyetini, Rabbini, ölüm ve hesabı unutturmaktadır. İşte oruç, bu hastalıklara çare olarak insana acziyetini hatırlatmakta, sahip olunan tüm nimetlerin Yüce Allah’a ait olduğu bilincini vermektedir.

İnsan için en tehlikeli durum, kendini yeterli görmesi, Rabbine karşı istiğna duygusuna kapılmasıdır. Oysa insan her an muhtaçtır ve kudretli olana sığınma ihtiyacı hisseder. Es-Samed olan, yani hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu Kudret sadece Allah’tır. Daima Allah’a muhtaç olduğunu bilen O’na sığınır, O’ndan yardım diler ve O’na asi olmaktan kaçınır. Ama Alak suresinde geçtiği gibi ‘İnsan kendini yeterli gördüğünde muhakkak ki azar.’   

Acaba efendisi, mürebbisi ve Rabbi olan Allah’ın çağrısına muhatap olduğu halde emrini yerine getirmeyen, asi olan ve teşekkür namına davete icabet etmeyenler, insan ismine layık mıdır?

“Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur. İşte, böylece oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.”

İnsanoğlu sürekli tokluk yaşadığı taktirde, açlık ve susuzluğun ne demek olduğunu anlayamaz. Verilen nimetlerin değer ve kıymetini idrak edemez. İşte oruç, nimetlerin yokluğunu ve haliyle değerini idrak ettirir, şükrü celbeder. Her ne nimet olursa olsun, ancak zevalinde kıymet ve ehemmiyet kazanır. Bundandır ki Allah Resulü (s.a.v), şu uyarıda bulunmaktadır:

“Beş şey gelmeden evvel, beş şeyin kıymetini bilin: İhtiyârlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.” (Hâkim)

İşte tüm bu nimetler elde iken şükrün ifası saadet sebebi olacaktır. Bu nedenle insan, sahip olduklarına, Rabbine kulluğunu gerçekleştirmesine yardımcı olan birer aracı gözüyle bakıp, hikmetle değerlendirip şükrünü ifa etmelidir. Denirli ki, şükür mevcudata mana-i harfi ile, şükrün tersi ise o nimetlere mana-i harfi yerine mana-i ismi ile bakmaktır. Yani, bir nimeti sadece görünen zahiri boyutuyla değil de, ona hikmetle şuurla yaklaşmaktır. Onu yaratanı, sonsuz kudretini, ne amaçla verdiğini kavrayabilmektir. Yaşanan tüm olayları da bu bakış açısına göre değerlendirebilmektir. Bir meyvenin oluşumunu sadece tohuma indirgeyip, arkasındaki sonsuz kudreti göz ardı etmemektir. Lutfedilen mülkü, kendi güç ve aklından değil de, Allah’tan olduğunu anlayabilmektir. Küfür ve zulmün zahiren muazzam güçlerinin her şeye kadir olmadığını fehmedip, İlahi gücün karşısında bir hiç hükmünde olduğunu görebilmektir. En büyük gücün iman ve ihlas olduğu inancına sahip olabilmektir. Yaşanan acı tablolar, bela ve musibetlerin, bir tükeniş ve yokoluş olmadığını, bilakis Allah’ın mümin toplulukları saflaştırma, arındırma ve Talut ordusu gibi güçlendirme arzusu olduğunu idrak edebilmektir. Kısacası, mana-i harfi ile bakmak; hikmetle, şuurla bakmaktır.

“Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne, hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar. İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir.”

Nefis ki tüm insanlar sahiptir, sınırsızlık ister, her ne isterse olsun ister ve asla bir sınır tanımaz. Oysa insan sınırsız bir hürriyete sahip değildir, olamaz da. Sınırın olmadığı yerde, haddi aşma vardır, tuğyan vardır.     İnsanoğlu ne istidat ne de aklen sınırsız değildir. Mutlak manada hürriyet, sınırsız bir serbestlik, hayvani bir iştah demektir. Asıl hürriyet kulluktur, özgürlük onunla sınırlıdır. Ne kendine ne de bir başkasına zarar vermeme ile kayıtlıdır özgürlük. Çünkü bu beden Allah’ın emanetidir, O’nun mülkünde O’nun nimetleriyle yaşamaktadır, çizilen çizgiden sapma hakkı yoktur. Haksız bir şekilde başkalarına zarar verme hürriyeti ise asla sözkonusu değildir. Bu sınırların aşılması, ‘istediğimi istediğim zaman yer, istediğimi yaparım’ anlayışı nefsin ilahlaştırılmasıdır. Bu da özgürlük değil, nefse en büyük köleliktir, izzet ve şereften yoksunluktur, zillettir. Nefsin hürriyeti, bedene bir serbestlik sağlayıp, ruhun ve maneviyatın esaretini intaç ettiği gibi, nefsin esareti de bedene kendisine fayda sağlayacak bir sınır getirirken, ruhu özgür kılar ve manen yücelere ulaştırır. Verilen irade ile insanoğlu, ister bedeni özgür kılıp felaketine sebep verir, isterse de ruhunu özgür kılar ve yücelerde kendisine bir yer bulur. Akıl ehli olmak neyi gerektirir acaba?

İşte oruç, çizdiği sınırlarla nefsi terbiye eder ve sahip oldukları üzerinde istediği gibi tasarruf yetkisini kullanan insan, elinin altında olduğu halde asıl sahibi olan Allah’ın izni olmadan bir damla su ve bir lokma ekmeğe bile el süremeyeceğini anlayarak, mülkün tek sahibinin Allah olduğunu, kendisine sadece emaneten verildiğini kavramakta ve bu cihetle insanın en önemli vazifesi olan şükrü ifa edebilmektedir. Malik’ül Mülk olan Allah’tır ve O dilediğine bu mülkü verir. Kimine vererek, kimine de vermeyerek imtihanı gerçekleştirir. Bu bilinçle Rabbine yönelenler şükür ehli olurken, aksi tavırlar sergileyenlerin, şakiler kervanına, asiler güruhuna dahil olması kaçınılmazdır.

“Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Şedit bir hırs ve tamahla ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere, zaafını, aczini ve fakrını ihsas ediyor. Nefis, firavunluğunu bırakıp kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamış ise!”

Gaflet öyle bir perdedir ki, insana acziyetini unutturur. Ölmeyecekmiş gibi bir tasavvurla, hırsla hayata sarılır ve hiçbir zaman ulaşamayacağı dünyevi hedefler peşinde koşar. Asıl vazifesini ve Rabbini unutur, ölüm ve ötesini aklına getirmek istemez. Çünkü ölüm lezzetleri acılaştırır. Allah Resulü (s.a.v) buyuruyor ya; “Lezzetleri acılaştıran ölümü çokça anın” (Tirmizi). Bu anlayış terk edildiğindendir ki, ahlak-ı seyyie içine yuvarlanmak nice insan için mukadder olmaktadır.

İşte oruç, insana acz ve fakrını, fani ve ölümlü olduğunu hatırlatmakta, üstüne titrediği bedeninin ne kadar aciz olduğunu, asıl olanın ruh olduğunu ve bedenin bu ruhu taşıyan bir taşıyıcı olduğunu hatırlatmaktadır. Bu, bedeni tamamen göz ardı etmek değildir elbette. Önemli olan ruhun ve maneviyatın önünde tutmamaktır. Eğer gaflet perdesi kalınlaşmış, maneviyat gözünü kör etmemişse, oruç insanda bir uyanış sağlamakta, bedeni zevklerden alıkoyup ruhunu özgür kılmaktadır.  

“Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Oruç, insana en mühim bir ilâç nevinden maddî ve mânevî bir perhizdir. İnsan nefsi yemek-içmek hususunda istediği gibi hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta mânevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o insana biner. Ramazan-ı Şerifte, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır.”

Ramazan’ın insan şahsiyetine maddi ve manevi manada nice katkıları vardır. Öncelikle her iki yönden de bir perhiz niteliği taşır. Elbette ki, madden bu niyetle tutulmaz ama tüm ibadetlerdeki güzellikler gibi, bu da orucun maddi anlamdaki güzellikleridir. Onbir ay boyunca sürekli meşgul edilen mide, ilahi bir koruma ile koruma altına alınır ve dinlendirilir. Ama iftarla beraber yemeğe saldırırcasına doldurulan mideler bu anlamda bir fayda göremezler. Asıl önemli olan husus ise onbir ay boyunca paslanan kalbi cilalama fırsatı bulunmaktadır. Bir bakımdan geçmektedir mü’min. Gaflet perdelerini sıyırıp, manevi gıdalarla ruhunu doyurmak için bir fırsat sunulmaktadır.

“Ramazan-ı Şerifteki oruç, on beş, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet açlığa sabır, tahammül ve bir riyazettir. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur. Ramazan-ı Şerifte kalb, ruh ve akıl gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.”

Oruç, sabır ve tahammül istidadını geliştirmektedir. Çünkü beşer planında en büyük musibet kaynakları, sabırsızlık ve tahammülsüzlüktür. Üstad’ın sabrı tarif ederken ifade ettiği gibi; sabır, itaate, masiyete ve musibete karşıdır. Bu ibadetle insan, Allah’a itaat etmede, O’nun yolunda yürüme ve tavizsiz bir şekilde bu yürüyüşü devam ettirmede sabrı elde etmektedir. Çünkü meşakkatli olsa da nihayetini düşünerek mutlu olmakta ve teselli bulmaktadır. İbadetlerin zahiri ağırlığına rağmen, onun için bir askerin teçhizatı hükmündedir. Onunla kendini güvende hisseder ve manevi tehlikelere karşı ona kalkan görevi görür. Bu ibadetlerden uzakta olan için belki zahiri bir rahatlık sağlamakta ama manen buhran ve streslerle boğuşmakta, hayatın yükü altında ezilmektedir. Kişi, elde edilen sabırla masiyete, günahlara karşı da bir direnç kazanır ve o günahların geçici zevkleriyle beraber, zevale ulaşan lezzetlerinin akabinde manevi çöküşler yaşayacağını fehmederek sabredebilmektedir. Ayrıca musibetlere karşı da kuşandığı sabrı ona güç olmaktadır. Çünkü her şeyin Allah’tan olduğunu bilir ve O’nun hak ettiği mükafatı kendisine vereceğinden emindir. Bu dünyada acılar yaşasa da, öteki yani baki alemde çok daha büyük mükafatlara nail olacağını bilmektedir.  

Oruç vasıtasıyla kalp ve ruh da yücelere tırmanmaktadır. Midenin açlıkla ağlamasına mukabil, kalp ve ruh gibi letaif, sevinç içerisindedirler. İmsakla beraber bir tutuş başlar, beden her türlü gıdadan alıkonulur ama ruhta bir özgürlük baş gösterir. Manen sürura ermektedir ruh ve kalp.

Ancak bunun gerçekleşmesi için alıkonulan sadece mide değildir, diğer bütün azalar da bazı sınırlamalar yaşarlar ve Üstad bunu şöyle ifade eder;   

“Orucun ekmeli, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan, mâlâyâniyattan çekmek ve herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisanı, tilâvet-i Kur'ân, zikir, tesbih,salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'ân dinlemeye sarf etmek gibi, sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır.”

Önemli olan mideyi aç bırakmak değildir. İbadetler şuurdan mahrum kalınca sadece kabuk esas alınır ve bu ibadette de kabuk mideyi aç bırakmaktır. Asıl olan sonuçta maddi ve manevi bir fayda elde edebilmektir. Eğer mide aç ama, kulak, dil, göz, el ve ayaklar haramlardan alıkonulmuyor, ibadetlerle meşgul edilmiyorsa sonuç bir hiç olacaktır. Allah’ın mideye açlık çektirmeye ihtiyacı yoktur. O insan-ı kamil oluşturma amacındadır. Öyleyse bu ibadetten hakkıyla istifade edebilmenin yolu, sadece mideye değil sair azalara da kendi işlevine göre bir oruç tutturmaktan geçmektedir. Elbette ki bu durum sadece Ramazan’a ait bir durum değildir. Ama bu sürede gösterilecek hassasiyet, diğer zamanlara da sirayet etmek üzere bir meleke halini alacaktır, almalıdır. Bu hal devam ettiği taktirde, insanda menaviyat ve ibadetlerdeki huşu hızla artacak, kemal basamaklarını hızla tırmanacaktır. Ama en büyük eksikliğimiz şudur ki, Ramazanı açlığa indirgemekteyiz ve bitişiyle beraber, bir rehavet, aşırı serbestlik ve düşen hassasiyetler yaşamaktayız. Buna dikkat edilmesi oldukça önem arzetmektedir.

 “Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette hâlk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. ”

İnsan sosyal bir varlıktır ve topluluklar halinde yaşamaktadır. Bu toplumsal birliktelikte huzur ve refahın sağlanabilmesi bazı sorumluluklar gerektirir. Çünkü her insan aynı şart ve imkanlara sahip değildir. Aynı ortamı ve mekanları paylaşmamaktadır. Farklı maddi ve manevi hallere sahiptirler. Onları bir arada tutacak bazı manevi dinamiklere sahip olmalıdırlar. Aksi taktirde zulüm, haksızlık ve bencillik baş gösterecektir. Zengin ve fakirlik bir imtihan aracıdır. Önemli olan bu farklılıkları bir arada yaşatabilmektir. İşte islam bunu hedeflediğinden, emir ve direktifleri de bu yönde olmaktadır. Oruç ta bu emirlerden biridir. Fakirin halini anlayabilmeyi, açlığın, yokluğun ne kadar zor olduğunu kavratabilmeyi hedeflemektedir. Böylece zenginde fakire karşı yardım duygularını oluşturmayı ve fakirde de zengine karşı kin ve nefret değil, sevgi ve muhabbet beslemeyi sağlamaktadır. Tersi durumda zenginlerde bencillik,  fakirlerde de kin ve nefret oluşacaktır ki, bu durum toplumların huzursuzluk kaynağı olacaktır.

Bugün islam’ın yaşanmadığı toplumlarda bu tür kargaşalar baş göstermekte, sosyal dokuların zedelenmesi, toplumsal dengesizlik ve huzursuzluğun gerçekleşmesi kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bu duygu ve hissiyattan mahrum kalınca insan, artık şefkat ve acıma namına hiçbir eylemde bulunamaz. İşte oruç bu duyguları sağlamada önemli bir etkendir.

Zaten islam’ın tüm ibadetleri toplumsal olarak ele alınmalıdır. Bu din bireysel yaşanabilecek bir din değildir. Tüm emirler bu minvalde ele alınmalıdır. Namaz ibadeti, camisi, cemaatı ve cumasıyla sosyal bir görüntü içindedir. Zekat, başlı başına bir toplumsal eylemdir ve maddi anlamda dengesizlikleri ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Ve İslam bunu fakirlerin hakkı olarak görür, vermemezliği asla kabullenmez. Hz. Ebubekir’in hilafete geçişi ile birlikte meydana gelen Ridde olaylarında zekat vermeyi kabul etmeyen insanlar türemeye başladı. Ama islamın halifesi bunu asla kabul etmemiş ve kendileriyle savaşılmıştır. İşte İslam, fakir ve mazlumun hakkına bu derecede sahip çıkmaktadır. Böyle bir anlayışın hakim olduğu toplumlarda huzursuzluk olabilir mi? Ve hacc, zaten ümmetin toplantısıdır ve toplumsal bir birlikteliktir. Emri bil maruf, nehyi anil münker, cehd ve mücadele de tamamen toplumsal huzuru hedeflemektedir. İşte tüm ibadetlerde olduğu gibi oruçta da daima sosyal bir yön vardır ve en önemlisi de bu yöndeki amacıdır.

 “Ramazan-ı Şerifin sıyâmı, Kur'ân-ı Hakîmin nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur'ân-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur'ân-ı Hakîm, şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş. Kur'ân'ın zaman-ı nüzulunu istihzar ile o semâvî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve mâlâyâniyat hâlâttan tecerrüt, ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur'ân'ı yeni nâzil oluyor gibi okumak, dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekremden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâil'den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. 

Ve Kur’an… Ramazan’ı şerefli, onbir aya sultan eden Kur’an... Ramazan, Kur’an’ın doğum ayıdır, yani bir başka kutlu doğum coşkusunun yaşandığı aydır. Kutlu Nebi’nin doğumu nasıl ki insanlığın zulumattan kurtuluşuna bir muştu olmuşsa; Kur’an’ın doğumu, inzali de bu muştunun gerçekleşmeye başlamasını ifade etmektedir. Yani müjdenin tahakkuku denilebilir. Ramazan, işte bu nüzulü barındırmakta, bu nüzulu hatırlatmaktadır.

Üstadın ifadesiyle Kur’an’ı hüsn-ü istikbal etmek, yani O’nu güzel karşılamak için Ramazan bir fırsattır. Kur’an akıl ve kalbe hitap eder. Güzellik ve hikmetlerini kavrayabilmek, salim bir kalp ve akıl ile gerçekleşebilir ancak. Ve oruç bu anlamda ön plana çıkmaktadır. Çünkü oruçla mide açlık ve susuzluk çekerken, akıl ve kalp en yüce ufuklardadır. Kur’an’ın nüzul ayında, indiği ilk an gibi anlaşılabilmesine oruç, akıl ve kalbi diri tutarak vesile olmaktadır. Üstad, nefsin süfli istekleri, malayani durumlar ve midenin yeme, içmeyle sürekli meşgul edilmesinin Kur’an’ın anlaşılmasına engel teşkil eden unsurlar olduğunu ifade etmektedir. Ama Ramazan’ın şuur ve hikmetle yaşanması, tüm bu engelleri ortadan kaldırmakta ve Kur’an’ı kendisine ilk kez nazil oluyormuşçasına dinleme ve dinlettirme fırsatı sunduğu anlaşılmaktadır. Hele ki Ramazan’ın maddi manevi bereketler taşıyan sahurlarında Kur’an’la yaşanacak bir birliktelik, insana sonsuz manevi lütuflar sağlayacaktır. “Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır.” (Müzzemmil 6). Kur’an gece inmiştir ve bu anlamda gecelerin ihyasına da fırsatlar sunmaktadır Ramazan. Bu gece vakitleri, gündüz yapılan mukabeleler ışığında meal ve imkan varsa tefsir ile doldurulabilirse, o zaman manevi bolluk ve bereket taşacaktır hayata... Zaten bugün en büyük problem Kur’an’dan cismen olmasa bile manevi bağın koparılması değil midir? Tarih boyunca yaşanan bireysel ve toplumsal çöküntüler, Kur’an’dan uzaklaşma ssonucu değil midir? Oysa cahiliye insanlarının Kur’an’la birlikteliği idi ki, onları saadet asrına ve toplumuna kavuşturdu. Bu kitap, hayat kitabıdır ve hayata yansıtılmak zorundadır. Sadece okumak yeterli değildir. Okumanın sevabı asla kaybolmaz, ama hayatın dönüşümüne bir katkısı da olmaz. Yaşanan zulüm, esaret ve zillet asla kaybolmaz, hayatı bu kitaba uydurmadığımız müddetçe. Yazık ki, islam toplumları kitabı hayata uydurma peşindedir. Ama birinci durum daima izzet yaşatırken, ikincisi zillet ve sefalet sebebi olmaktadır.

“Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kâtıadır.”

Eğer Ramazan’da Kur’anla birliktelik güçlü olur ve nüzul gecesini ifade eden Kadir gecesinin ihyası için son güne kadar bir çırpınış sözkonusu olursa, işte o zaman Kur’an’ı hüsn-ü istikbal, yani güzel karşılamış olacağız. O bir hidayet ve kurtuluş rehberidir. O’na bu karşılama yapılmadığı taktirde, kurtuluş yerine hüsran, hidayet yerine dalalet ve adalet yerine zulumat hakim olacaktır.

Ne mutlu Ramazan’ı şerefli kılan Kur’an’ı hüsn-ü istikbal edenlere, Ramazan’ı fırsat bilerek bu aydan istifade edenlere ve bu hali diğer tüm zamanlarda yaşmaya devam edenlere…

Ramazan’dan hakkıyla istifade edenlerden olma dileğiyle…

Ramazan ayınız ve içinde barındırdığı Kadir geceniz mübarek olsun…    

 

Önceki ve Sonraki Yazılar