Yeniden ÖSS`ye Hazırlanıyoruz

Öğrenci Seçme Sınavı, şimdiki adıyla YGS’ye birkaç yıl ard arda hazırlanan öğrenciler vardır. Geçmiş senelerde yaptığı hata ve düzensizliklerden ders almış bir psikoloji ile yılın en başından ciddi bir hazırlığa girer. Dershaneye kaydını yaptırır, gerekli kaynakları alır. Odasını, masasını hazırlar ve başlar çalışmaya. İlk konular haliyle kolaydır ve her şey gönlünce gitmektedir. Konu tarama testlerinden bir-iki yanlışla geçer, onlar da basit hatalardır ve geçicidir.

Derken aylar geçtikçe zorlandığı konulara yetişir. İşte mesele de o zaman başlar. Bizimki bocalamaya başlar, uğraşır didinir ve nihayetinde yapamayınca da her tembel öğrencinin bulduğu ‘altın yol’a girer: “Zaman kaybetmemeliyim, bu konulara sonra dönerim” diye düşünür ve her başaramadığı konuyu sonraya bırakır. Bahar gelir, sıcaklar başlar, zaman daralır. Bizim öğrenciyi de stres basar; geçen sene başaramadığından sınavı geçemediği konuları bir türlü çözemez. Sınav günü gelir, sınava girer; sonuç gelir, tercih yapar… Geriye; “gelecek sene düzenli bir programla iyice çalışmam lazım” fikrinden başka bir şey kalmaz.

Şimdi mevzuya gelelim. Yeni bir sorun çözme süreci başlatıldı. Öcalan’la görüşme trafiği yaşanıyor. Kafalar dinç, psikolojiler yerinde… Medyanın da desteğiyle nerdeyse tüm toplum bir barış sevdası içerisinde gelecek güzel günleri bekliyor. Bir telaş ve karmaşa var; ama düğüne hazırlanan bir damat sevinciyle problem edilmiyor. Kız tarafının bütün ekstra tantanalarına rağmen “Bu iş olacak, kimse engel olamaz” erkeklikleri yapılıyor.

Kısacası şartlar hazır. Geçen seferki düzensizlik ve programsızlıktan ders almış öğrenci görüntüsü veriliyor. Her gelen, pembe tabloya yeni bir çiçek çiziyor. “Silahlar susacak, örgüt üyeleri sınır dışına çekilecek, elebaşları –kız kaçırmış gençler gibi- uzak memleketlere gidecek” vs. Diğer taraftaki pembe tabloya bakıldığında; “barış gelecek, Öcalan serbest kalacak, tutuklular bırakılacak…” Her biri kendi kabiliyetince hayal ettiklerine bakıp iştahlanarak; “süreç asla bozulmamalı” diye haykırıyor. Karşıdakinin sorumlu davranması nakaratını da eklemeyi ihmal etmiyor.

Peki, mesele gerçekten bu kadar basit mi?

Birincisi, “Dağa çiçek toplamaya çıkmamışlarla”, “Bize hiç kimse diz çöktüremez”cilerin anlaşmaları oldukça zor. Ayrıca dağa çıkanların beslendikleri sorunlar da neredeyse olduğu gibi yerinde duruyor. Kaplumbağa hızıyla yapılan iyileştirmeler de kimseyi tatmin etmiyor. Kaldı ki; örgüt bu iyileştirmeleri de kendi kazanımı olarak görüyor/gösteriyor.

Yazının başında anlattığım tiplemedeki öğrencilerden biri; “aslında matematik kolaydır da, ben çarpım tablosunu bilmiyorum” demişti. Çocuk haklı; çarpım tablosunu bilse en azından çözüm yolunda giderken problemde kendisine yardımcı olacak. Türkiye’de yöneticiler de maalesef çarpım tablosunu bilmiyor. Bu topraklarda yaşayan halkların ortak paydasının İslam olduğu; iki kere iki dört eder açıklığında olduğu halde, bu gerçeği es geçiyorlar. Ondan da ötesi hayatı boyunca hiç kitap okumamış öğrenci gibi sorunu anlama problemi yaşıyorlar.

Öncelikle sorunun, devletin zulüm dolu uygulamaları neticesinde üretilmiş ve gün geçtikçe de türetilmiş olduğunu görmüyorlar. Görmüyorlar diyoruz çünkü görselerdi; herhalde çözüme de oradan başlamayı düşünebileceklerdi. Ancak ısrarla ve ısrarla sorunun sebeplerini değil sonuçlarını ortadan kaldırmaya gayret ediyorlar. Kürt Sorunu ve ardından da terör sorununu ortaya çıkaran faşist uygulamalar yerli yerinde duruyor. Her şeyin başındaki Türk vurgusundan, temel insani hakların esirgenmesine; öğrenci andından, kibir dolu söylemlere kadar, insanı ırkçılığa iten argümanlar diz boyu. Ardından da silah bıraktırma manevraları yapılıyor.

Hele “kardeşimiz” dediğiniz Kürtlerin haklarını tanıyın, kendiniz için istediğinizi bu kardeşleriniz için de isteyin; ondan sonra hala silaha sarılan varsa onunla bildiğiniz gibi mücadele edersiniz. Aksi takdirde her seferinde sıfırdan çalışmak zorunda kalırsınız. Sonrasında da kazanamayıp askere giden öğrenci gibi, çareyi askeri yöntemlerde arar durursunuz.

Önceki ve Sonraki Yazılar