Yoksa Gelenler İsrail Askerleri miydi?

Akşam gazeteye ne yazacağımı düşünüyordum. Aklıma birçok konu gelse de bir türlü karar veremedim. Ve yazmayı sabaha erteledim.

Başımı yastığa koymadan önce çocuklarımla beraber sahura kalkma planları yapmıştım. Ama bizi sahura başkalarının kaldıracağını ve nelerle karşılaşacağımızı tahmin bile etmemiştim.

Gece kulağıma gelen o korkunç seslerle irkiliverdim. Merdivenlerden gelen koşma sesleriyle sanki ev yıkılıyordu. Saniyeler içinde aşağıdaki evin kapısının kırılması ve bizim kapının açılmasıyla “Yere Yat! Elini Başına Götür!” sesleri birbirini kovaladı ve karşımda kar maskeli, siyah botlu ve silahlarını benimle çocuklarıma doğrultan polisleri gördüm.

Kapının girişinde polislerin eşime “Sana Yere Yatmanı Söyledik” diye bağırış sesleri geliyordu. Bize silahlarını yöneltmiş polislere içim yanarak “Yoksa siz İsrail’den mi geldiniz? Bizim gibi mütedeyyin insanları yatağında uyurken basmaktan, huzursuz etmekten neden bu kadar zevk alıyorsunuz?” dedim. Yanıt vermeyip sakin olmam gerektiğini söylüyor ve kıpırdamama bile izin vermiyorlardı.

Mazlumiyetimiz geldi aklıma. Allah’tan başka kimsemizin olmayışı. Bediüzzaman’ın dediği gibi kendi vatanımızda bir gurbetlik yaşıyorduk. Biz bu ülkenin neyiydik? Irak, Filistin, Afganistan, Keşmir, Bosna, Çeçenistan gibi İslam ülkeleri işgal altındaydılar. Peki, biz kimin işgali altındaydık? Gerçi biz de kendi ülkemizin Filistinlileri değil miydik? Hakları ellerinden alınmışları, yuvaları yıkılmışları, müebbet yemişleri, yetim bırakılmışları, iftira ve hakarete uğramışları. Ve acı bir gerçek ki İsraili bir uygulamaya maruz bırakılmışları.

Anlaşılan birileri düğmeye basmıştı. Hemen dış kıyafetime yönelip eşimin yanına gitmeye çalıştım. Tansiyonu yükselmişti ve yüzünü yıkamak istiyordu. Fakat bırakmıyorlardı. Sanki Filistinli bir aileydik ve İsrail askerleri tarafından evimiz basılmış, onurumuz yıkılmıştı. Çocuklarım ağlaşıyordu. Ben de Filistinli bir kadın gibi “Bizden ne istiyorsunuz. Eşimin mahkemesi zaten devam ediyor, ne derdiniz varsa mahkemede halledin” diyordum.

Ne aradıklarını soruyordum. Cevap vermiyorlardı. Dergi ve gazeteler önlerindeydi. Dokunmuyorlardı. Bu işte bir tuhaflık vardı. Ortada bir şeyler dönüyordu.

En son tutanak tutmaya başlayınca geliş nedenlerini açıkladılar. Cinayetmiş!

Sözde bir ihbar almışlar ve cinayete dair bir suç unsuru arıyorlarmış. Bu, yeni bir oyundu. Kimin öldürüldüğünü ve nerede oturduğunu sordum. Polisler afalladılar. Ağızlarında bir erkek ismi mırıldanıp lafı değiştirdiler. İçerideki polisler de çocuklara evde bir kadın cesedinin olup olmadığını sormuş. Ortada çelişkiler vardı. Yalan söyledikleri ve bizimle oyun oynadıkları, bizi kahretmek için geldikleri belliydi. Sanki tuzak kurmuşlardı.

En son tutanağa asılsız ihbar değerlendirmesi yazdılar.

Mahşer günü kendilerinden davacı olacağımı ve onları Allah’a şikâyet edeceğimi söyledim. Pencereden dışarı baktım 13 tane polis arabası ve 6 panzerle gelmişlerdi.

Mahşer günü o plan yaptıkları, düzen kurdukları, hile ve desiseleri planladıkları perçemlerinden (alınlarından) yakalanacaklardı.

Şimdiye kadar ne kadar mütedeyyin aileleri bu duruma getirmiş ve daha beterini yaşatmıştı bu İsrail zihniyeti. Hem de kendi vatanının evlatlarına.

İşte garipliğimiz, mustazaflığımız, çaresiz bırakılışımız. Çok kolay evimiz basılıyor, çocuklarımıza korku saçılıyor, bizim onurumuzla alay edilip gidiliyordu.

Ya o yıllardır cezaevinde yatanlar ve onların aileleri ne zulümlere, haksızlıklara maruz bırakılmışlardı. Her birinin hayatı acı ve kederle dolu. O eli öpülesi annelerin, kadınların, çocukların yürekleri yanık.

İşte kocaman bir ülkenin içindeki garipliğimiz, mustazaflığımız, çilemiz. İsraili bir zulme maruz kalışımız.

Rabbimiz geçmişte nasıl ki dünya Firavunlarını helak ettiyse, dünyayı iman edenlere dar getiren asrın Firavunlarını da helak etsin. İslam Ümmetini felaha kavuştursun

Amin.

Önceki ve Sonraki Yazılar