Zaman Cemaat Zamanıdır

Zaman Cemaat Zamanıdır

Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fani şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fani şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zayıf omzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir.”(1)

Osmanlının 1. Dünya savaşındaki ölümü üzerine, yerine Müslümanların beklentilerinin hilafına, onların örf ve inançlarına yabancı ve hatta tamamen karşı Cumhuriyet adında bir çocuk doğrulur. Sonra buna markası laik olan takım bir elbise giydirilir. Papyon ve şapka bu elbisenin tetimmesi olur. Elbisenin dikişleri arasına İslam’a ve onun değerlerine düşmanlık etme adına pek şeytanca tuzaklar yerleştirilir…

Cumhuriyet henüz tıfıldır, ergenlik çağına girmiş ya da girmemiş, on dört on beş yaşlarını yaşıyordur. Çocuğu sağlama alma yolunda acımasız birtakım oyunlar sahneye konulur. Mesela, imanı olmayan bu çocuğun yaşayabilmesi için imanlı halk toplulukları kurşunlara, süngülere ve darağaçlarına hedef yapılır. Bakıldığında elbisenin dikişleri arasında bu mezalimden eser, kan ve gözyaşı görülür. Ve bu gizli değil, açık yapılır. Oyun, gayr-ı fıtri ve gayr-ı ahlakidir. Hâlbuki “çocuğun babasıyız” diyenler onun doğumu esnasında ebelik yapması için bu imanlı halktan yardım almışlardır. Yardımdan öte, çocuğun küffar kucağına düşmemesi uğruna kendini, çoluk, çocuğunu, malını, mülkünü fedakârca tehlikelere atan, kurban eden bu imanlı halktı. Ve Cumhuriyet denilen çocuk bu sayede kazasız doğuvermişti…

Zor bir zamandı. Müslümanlar, çok çetin şartlar dâhilinde, gaddar ve zallam düşmanlar ortasında korkunç bir imtihanın sorularına muhatap kılınmışlardı. Sorular, darağaçlarıyla, kurşunlarla, süngü uçları ve sürgün diyarları ile paralel gelecek şekilde yönetilmekteydi. Müslümanlar ise bu tarz bir imtihana alışık değillerdi. Ya da böyle bir üslup ve yönteme hazır değillerdi. Hal u vaziyet, doğru cevap olabilecek tavır ve duruşlara müsait değildi… Böylece, zaten yok denecek kadar zayıflamış olan birlikleri, vurulan cumhuriyet darbeleri ile büsbütün eriyip yok olmaya yüz tutmak üzereydi. Kıtlık, kuraklık, yoksulluk, sefillik diz boyu değil, gırtlağa dayanıvermişti. Sürgün yollarında, zindan karanlıklarında ölen öleneydi…

“Rabbimiz Allah, imtihana tabi tuttuğu kullarına onların en zor dönemlerinde yardımını gönderir, “ kaidesi kadim bir sünnettir. “Artık terk edildik.. Yok, terk edilmiş değiliz.” Düşünce okları zihin ve kalbe ümitsizlik-ümit oklarını saplayadurduğu bir anda, birden onun yardımı imdada yetişir ve ölmekle pençeleşen kalıplara yeniden ruh üfleyiverir. Bu böyledir.

Müslümanların maruz kaldıkları bu en zor zamanda bu ilahi sünnet bir kez daha tecelli eder. Kuşkusuz bu tecellinin şekil ve renkleri birbirinden farklı olabilir. Zuhurun çeşitleri kadar renkleri olur. Bu defaki tecelli de kırım ve katliamların zekâtı olarak sürgünlerde zuhur eder. Sürgün beldeleri ve ıssız dağlar bu tecellinin kendini göstermesi için adeta bir sergi ve kendini ilan etmesi için adeta bir kürsi olur. Acılar büyük olsa bile, tahribatlar onarılmaz gibi görünse bile bu, ilahi iradenin “kün” emri karşısında bir mana ifade etmez. Böylece ilahi inayet “nihayet derecede acizim” diyen bir salih abdin dili ile tahkiki iman yollarını bu mazlum ve mustazaf halka gösterecekti.İman dellalının vazife için kollarını sıvamasının üzerinde seneler geçmişti. Eskişehir zindanından sonra Kastamonu’da zor şartlar altında garip bir sürgünü yaşıyordu. Davanın gittikçe genişlediği yıllardı. Ve buna paralel baskı ve zulmün de had safhaya ulaştığı bir zamandı.

Elbette bu karanlık ve zorluk döneminde memleketin başka başka beldelerinde çalışıp çabalayan başka gayretli Müslüman şahsiyetler de vardı. Onların da kendi çaplarındaki cehd ve gayretleri Müslümanlara ümit olabilecek yolları gösterme konusunda cesaret verir niteliğe haizdi. Fakat Rezzak olan Rabbimizin kullarına bahşettiği rızkın, malum olduğu üzere çeşidi ve derecesi birbirinden farklı olabiliyor. Bu manada İslami yaşayış ve duruşun ve İslami mesuliyet ve öncülüğün de konumuza göre dereceleri olur. Buna binaen sürgün beldelerinde acının zekâtı olarak Müslümanlara maddi ve manevi bir rızk olarak bahşedilen bu iman dellalının konumu ve duruşu gerçekten farklı idi. O Bediüzzaman’dı. Sizin de bildiğiniz Bediüzzaman… İşte O, kimsenin cesaret edemediği böylesi zor bir dönemde üstteki sözleri sarf ediyordu. Sarf etmek değil, bilfiil yaşıyordu. Diğer sözlerini yaşadığı gibi…

Müslümanların içinde bulunduğu hale bakarak dedi ki:

“Bu zaman cemaat zamanıdır.” Bu vecize iki manayı havidir. Biri içe dönük, cemaat mensuplarına diğeri dışa yönelik, bütün Müslümanlara. “Hele şu halimize bakın!” dedi. Küfür ehl-i İslam beldelerini bir bir ele geçirip işgal etti. Aramızdaki birliği beraberliği bozdu. Müthiş bir fitne ile bizi birbirimize düşürdü. Müminlerin cemaatine kastetti, katletti ve varlıklarını talan etti. Artık ne namus ne şeref ne haysiyet ve ne de dini değerler. Hiçbir şey aslı üzeri kalmadı. Tahribat gırtlağı, ümitsizlik akıl ve mantığı aştı. Böyle olunca korku bir ejderha gibi kalbimize sinsice hükmediverdi. Direncimiz zayıfladı. Ne yapacağımızı şaşırır hale geldik…

Önce, bizden olduklarını söyleyenler emellerini emniyete aldıktan sonra, şimdi bize düşmanlık etmeye başladılar. Hâlbuki hak olarak onları kendimizden bilirdik, sözlerine inanmış ve onları olabildiğince desteklemiştik. Meğer bizden değillermiş. Meğer ağacımıza kasteden, bu ağaçtan yaptığımız baltanın sapları imişler. Meğer bahçemizdeki kurtlar ve evlerimizin arasında dolaşan yılanlarmış. Böylece bir kez daha aldanmış olduk. Aldanmamız, saflığımız, iyi niyetimiz ve bir de onların iki cepheli suratlarındandı. Uygulamalarıyla bizden olmadıklarını, olmayacaklarını alenen ortaya koydular. Ani gibi gelişen bu hadiseler zaten zayıf düşmüş bulunan “birlik” bünyemizin merkezine müthiş bir darbe olarak indi. İttihat ve Terakki’ciler döneminde de benzer bir darbeye maruz kaldık. Ondan önce de, ondan önce de… Ancak şu an maruz kaldığımız darbe- belki de bilfiil yaşıyor olmamızın etkisiyle de olacak- çok daha tehlikeli görünüyor.

Baksanıza, dedi; Asırlardır şu minarelerin şerefelerinde yaralı gönülleri tedavi eden, sadra şifa, ab-ı hayat suyu gibi olan Ezan-ı Muhammediyemizi yasakladılar. Ne idüğü belli olmayan uyduruk birkaç boş söz için “artık ezanınız budur” dediler ve bunu dayatıyorlar. Namazımıza, onun rükünlerine ilişmeye çalışıyorlar. Kur’an’ımızı yasaklamanın yollarını aramaya değil, yasaklama yollarını bulup onu en ağır suçlar arasına koydular. Görüyorsunuz, Kur’an okuyan yaşlılarımız, annelerimiz, ninelerimiz ve dahi ona imani bir coşkuyla yönelen çocuklarımız, gençlerimiz ve yani tümümüz zindanlara, sürgünlere ve hatta kurşunlara maruz kalıyoruz…

Açık ki bu uygulamaları saymak işi çözmeyecek, müminlerin yaralı gönüllerini tedavi, kalb ve ruhlarını teskin etmeyecektir. Kabul etmelisiniz ki bela, bizimle, bugünümüzle, bu zamanımızla sınırlı değildir. Zındıkların planları geniş bir zamana ayarlanmış durumdadır. Ve eğer biz bu işe dur diyecek bir çare bulamazsak istikbalin çocukları olan torunlarımız bizleri affetmeyeceklerdir. Daha Allah indindeki mesuliyetimiz önemli önlemler almamızı, fedakârlıklar göstertmemizi zorunlu kılıyor. Şeriat; cemaat olmamızı emrediyor.

O halde “zaman cemaat zamanıdır” Allah’tan başkasından korkmayacak bir kuvvete ihtiyaç vardır. Bu zalimce icraatların karşısında göğüslerini Allah(cc)’ın dini uğruna korkusuzca siper edecek kahramanlara ihtiyaç vardır. Bu dinsiz icraatları ve muhtemel teşebbüsleri etkisiz kılacak etkin eylemlere ihtiyaç vardır. Müminlerin kesinlikle cemaatleşmeye ihtiyaçları vardır. Hele İslam beldelerine bir bakınız! Her taraf tar u mar olmuş durumda. Batılı zındıklar bir yana, yerli uşaklar işi çığırından çıkarmış durumdalar. Zapt edilemez derecede şımarmışlar… Ve eğer Müslümanlar küfri ve zulmi fırtınaların estiği bu vadide bu fırtınaları zararsız kılacak bir cemaat duvarını oluşturmaz ya da oluşturamazlarsa çok ama çok yazık olacak. Bir kuvvet seddini meydana getirmek durumundadırlar. Eğer bunu yapmazlarsa ya da yapamazlarsa çok ama çok hayf olacaktır. Telafisi mümkün olmayacak tahribatların önü tam açılmış olacaktır.

Biliyorum, İslam’ın iktidarda bulunduğu asırlarda zaman, belki bugünkü manada böyle bir ihtiyacı gerekli görmüyordu. Ama şimdi öyle mi ya!? İslam’ın nuru ve kuvveti belki de sadakatsizliğimizden, belki de ihlâssızlığımızdan belki de iman zafiyetlerimizden dolayı bizi bırakıp vahyin nurlu bulutları arasında yukarıdan hal u ahvalimizi gözlüyordur. Bize küsülü durumda kendimizi düzeltip toparlanmamızı ve ona tarziyeler göndermemizi, tevbeten nasuh elçiler göndermemizi bekliyordur. Kesinlikle zaman aleyhimize işliyor. Kabul ki İslam’ın hayatımızdan çekilmesi ile durumumuz bir garipti. Ama şimdi bu gariplik tehlikelerle karşı karşıyadır. Gariplikten öte korkunç bir tehlikeye doğru sürükleniyoruz. Ve yine kabul ki, bölük-pörçük halimiz faydadan ziyade zarar getiriyor. Ferdi ya da grupsal -diyalogsuz- çalışma ve hizmetler ilk bakışta / zahiren / faydaları mülahaza edilse bile bu zaman kaybından başka bir şeye hizmet olmaz. Neden? Çünkü kuvvet dağınıktır. Oysa Kur’an ve sünnet “kuvvetinizi birleştirin” buyurur. Hele böylesi bir zamanda! Zaruriyetlerin cirit attığı bir meydanda! “O halde ne yapmalı?” diye bir soruya mahal yok. Zaman, cemaat olma ve kuvvetleri tek bir vücut haline getirme zamanıdır. Müminler asli vasıfları olan fedakârlık ve isarda bulunarak kuvvetlerini zamanın zaruriyetlerinin emrine amade etmeliler ve bunda gecikmemelidirler.

KAYNAKLAR

(1)Kastamonu Lahikası

İnzar Dergisi

İslam Kuran Haberleri

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.