1 Mayıs yansımaları

İşçi ve emek sembolü olan 1 Mayıs, her yıl işverenlerin kuklası olmayı gönüllü üstlenen şaşkalozlar tarafından kutlanır.

Alana gelenlerin hiçbiri işçi değil, her birisi bilmem kim tarafından çok amaçlı kullanılmaya namzet bir örgütün piyonu veya babaları işçileri sömüren bir holdingin patronu.

Kendilerini fiKİR işçisi addeden bu güruh, her yıl bir önceki yılın rezaletini aratacak bir ilke imza atar.

“Davaya ulaşmak için her yolu meşru” gören bu zihniyet, sahte peygamberleri Marks'ın öğretilerinden öylesine etkilenmişler ki, kâh bir LGBT etkinliğinde boy gösterir kâh bir milletin geleneklerini yerle yeksan eden bir etkinlikte.

Dersim katliamının failleri kendileri değilmiş gibi katliamı kınamaktan da geri durmayacak kadar yüzsüzler.

O kadar yüzsüzler ki suratlarını gizlemeden edemezler.

Bu yüzden her gösteride maske takarlar.

Polis arama noktasında anadan üryan soyunan bu soysuzların soyunma gerekçeleri de oldukça basit:

Neymiş efendim, kimsenin elini bedenlerine dokundurtmayacaklarmış.

Soyunmak ve dokundurtmamak, Türkiye solunun çözülmeyen sorunsalı.

Ya da Ahmet Kaya diliyle ‘'Nerden baksam tutarsızlık/Nerden baksam ahmakça''

Bu yılki 1 Mayıs kutlamalarına da iki pankart damga vurdu:

Biri Avcılar Pir Sultan Derneği adına açılan “Şeriatı ve Faşizmi Yeneceğiz” pankartı, diğeri de

TKP'lilerin ‘'#direneğitim'' hastagının üstündeki “İmam Hatipler Kapatılsın” pankartıydı.

Evvela “Şeriatı ve Faşizmi Yeneceğiz” pankartını yazan zihniyetin sahibi fikir kabızlarına söyleyeceklerimiz var:

İşçi bayramında “İşçinin alın teri kurumadan hakkını verin” diyen bir peygamberin şeriatıysa maksadınız, boynunuzdaki tasmayla taşeronluğunu yaptığınız patronunuzun piyonu olmaya devam edin.

“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir” sözünün derinliğini havsalanız almaz. Sıkletiniz bu ağırlığı kaldırmaz. Siz, size verilmiş rolün figüranısınız ve faize savaş açtığını zanneden öyle budalalarsınız ki sırtınızdaki libasın bir tefeci tarafından biçildiğinden habersizsiniz ve ne acıdır ki libasınız gibi sizin de kumaşınız belirsiz.

“İmam Hatipler Kapatılsın” diyenlere söylenecek fazla söz yok, zira itin duası kabul olsaydı gökten kemik yağardı.

TARİHTEN DERS ALMAMAK

Bir etkinlik düşünün…

Bu etkinlik Kutlu Doğum veya Mekke'nin Fethi olabilir.

Etkinliğin ne olduğu önemsiz.
Etkinlikte HÜDA PAR ile MHP veya AK Parti bayrak ve flamalarının birlikte sallandığını düşünün.

Yani HÜDA PAR ile sistemin partileri aynı karede, aynı etkinlikte…

Bu durumda HDP/PKK bileşenlerinin çalacakları zılgıtı düşünün.
Böyle bir durumda HÜDA PAR kendisini zemzemle yıkasa arınamaz.

1991 seçimlerinde resmi ideolojinin partisi kabul edilen SHP'ye oy vermeyi Kürdi soruna duyarlılık kabul edenler, aylardır HÜDA PAR'dan bazı insanların AK Parti'ye oy verdiğini dillendirmekte, HÜDA PAR tabanı da sanki suç işlemiş gibi bunu reddetme çabasına girmekte.

İstanbul büyükşehirde Sarıgül'ü, Ankara'da Mansur Yavaş'ı, 1991'de SHP'yi destekleyenlere söylenecek tek söz var:

Hadi oradan gevende!

Gelelim sistemin partisi meselesine.

Sizce sistemin asıl partisi hangisi?

Kürtleri Lozan'da kandıran mı?...

Dersim'de on binlerce Kürt'ü katleden mi?…

Sahi, "Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” zırvalarının sahibi Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, sizce hangi partidendi?

Kendisini Cumhuriyet'in asıl sahibi ve koruyucusu kabul eden parti hangi parti?

Sorular bu minvalde uzayıp gider.

1 Mayıs gösterilerinde Bakırköy Halk Pazarı'nda ellerindeki Atatürk posterleriyle “Bıji Serok Apo” sloganlarını duyunca Lozan'da saf dışı kalan saf Kürtleri düşündüm bir kez daha.

DİSK, KESK, TMMOB, TKP ve TTB önderliğinde 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü dolayısıyla İstanbul'da düzenlenen kutlamalarda Kürtlerin işçi bayramı adı altında Kemalist bileşenlere amele yapılması Lozan'dan ders çıkarılmadığını gösteriyor.

Sözün özü tarihten ders çıkarmayanlar, onu bir daha yaşamak zorunda kalıyor, ancak acı olan, Kürtlerin başkasının günahının cezasını çekmesidir.

SEZER'İN HAKKINI SEZER'E VERİNİZ

Biliyorum, çoğunuz başlığı okuyup “başlıkta yazım yanlışı var” düşüncesine kapıldınız.

Yazının devamını getirmeyenler önyargılarıyla kalacaklar, kalmalarında da bizce bir beis yoktur.

Bazılarınız da bu yargıya kapılmadığı halde ben önyargılı davrandığım için onlardan helallik dilerim.

Gelelim başlığımıza.

Başlıkta herhangi bir yanlışlık yok.

Söz konusu olan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer.

Hani şu market arabasıyla alışveriş yaptığı için halk adamı kabul edilen zat.

Ankara'daki dairesini kira için emlakçıya verirken “eşi kapalı olana verme” şartını koşan kişiden bahsediyorum.

Düşünsenize eline aldığı market arabasıyla halk adamı oluyorsa, pazardan alışveriş yapsaydı ne olurdu acaba?

Kemalist ideolojinin sahte peygamberliğine soyunabilirdi.

Bir alışveriş merkezindeki durumunu bu kadar abartanlar, halk içinde Cuma namazına duran liderleri görmemişlerdir mutlaka.

Rol modelleri, ülkenin kıtlıktan kırıldığı bir dönemde dünyanın en büyük yatı olan Savarona'nın sahibi olunca şaşırmakta haklılar.

***

Hatırlanacağı üzere 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, eşi Semra Sezer ile birlikte Yargıtay'dan arkadaşı olduğu belirtilen Burhan Özdural'ın cenazesine katıldı. Öğle namazını müteakip Kocatepe Camii'nde kılınan cenaze namazına katıldı.

Namaza katıldı derken cami avlusuna kadar gitti.

Bu kadarı ona yetti.

Anlayacağınız Sezer, cenaze namazını kılmadı. İlkeli bir adam olduğu için onu alkışlamak gerek. İddialara göre “Namaza gerek yok, şurada duralım" demiş.

Abdest, namaz, cenaze namazı… Bunlar halkın ortak değerleri. Halkın değerlerine bigâne kalan birine halkçılık payesini vermek haksızlık olur.

Marjinal sol örgütlerin yüzden fazla militanını özel yetkisiyle salıveren birinin neyin adına halk adamı sayıldığını tahmin ediyorsunuzdur.

Neyse konuyu kendilerinden hiç hazzetmediğim İsmet İnönü'nün bir sözüyle bitirip Yusufilere bir selam göndermekte fayda var sanırım: “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.”

                                                                  Arif olan anlar.

PELİKAN DOSYASI

‘'Pelikan Dosyası'' orijinal ismiyle The Pelican Brief, John Grisham'ın aynı adlı çok satan kitabından sinemaya uyarlanan film.

Amacımız bir filmi burada anlatmak veya tanıtmak değil şüphesiz.

Julia Roberts ve Denzel Washington'un başrollerini paylaştığı filmi Alan J. Pakula yönetmiştir.
Filmin kime ait olduğu, kitabın kim tarafından yazıldığı ve ne kadar sattığının da bizim için hiçbir ehemmiyeti yok. Ancak filmin veya kitabın içeriğinden haberimizin olması gündemimizle ilgili olduğu için mühim.
Kitaba göre iki yüksek mahkeme yargıcı suikasta kurban gider ve yalnız bir hukuk öğrencisi (Julia Roberts) bu ölümlerle ilgili şüphelerini bir dosyada toplar. Dosya hükümetin üst düzeyine şok dalgaları yayar. Julia Roberts ve iddialı bir araştırmacı olan gazeteci Danzel Washington, tüm dünyadan gizlenen şeyleri söylemek istiyorlar.
Başbakan Davutoğlu'nun partisinin grup toplantısındaki imaları pazar günü isimsiz yayımlanan ‘'Pelikan Dosyası'' adlı yazıya göndermeydi aslında.
Dosyanın yazarı meçhul, ancak yazılanlar malum şeylerdi.
Dosya, bir bakıma malumun ilamıydı.
Olayları tek tip gazeteden okuyanların gözlerinin fal taşı gibi açıldığına bakmayın, Gülen grubunun ellerini ovuşturup "Hoca'nın bedduası mı tuttu" deyip hocalarında keramet arama çabalarına da kanmayın.

Girdikleri bütün seçimlerin hezimetini hazmedemeyen, tek partili dönemden sonra hiçbir seçimde seçimden birincilikle çıkamayan CHP seçmeni ve yönetiminin sevincini de doğal karşılayın.
Dokunulmazlık ve hendek kıskacında sıkışan ekolojik, vejetaryen Kürtçülerin şaşkınlığını da gayet natürel karşılayın.

Ancak Ankara'da siyaset gündemini takip edenlerin bildikleri sıradan vak'alardı Pelikan Dosyası'nda yazılanlar.

Yani vak'a-yı adiyeden.

Yalnız dosyanın adı çarpıcı...
Adını ABD yapımı bir filmden alıyor.
Hocacılar ve Reisçilerin arasındaki fitne de zaten ABD serpmesi.

Erdoğan'ın kaleminin kırılıp kırılmaması meselesi bir bakıma.

Yalnız olayda Davutoğlu'nun aktör olmadığı muhakkak.

Yani bir kumpas peşinde değil, ancak farkında olmadan bir kumpasın içinde.
Davutoğlu'nun "Ak yürekli kadronun üzülmesine asla izin vermem. Bugün herkes imtihandadır. Bir faninin vazgeçeceği her makamdan vazgeçerim ama bu kutsal davanın zarar görmesine izin vermem" sözleri el ovuşturan birçok kişinin sevincini kursağında bıraktı ve siyaset tarihine bir dava adamının gerektiğinde nasıl davranması gerektiğini gösterdi.

‘'Sağ ve sol omzumuzda dosya tutanlara bakarız. Onlar hakkı yazsın, gerisi ne yazarsa yazsın. Kim ne yazarsa yazsın, önce bu iki dosya yazıcıya bakın" diyerek ‘'Pelikan Dosyası'' yazarlarının beyhude çabasına işaret etti.

Davutoğlu'nun ‘'AK Parti hareketinin mensubu olmaktan gurur duyuyorum. Nesillerce ödenen bedellerin neticesidir AK Parti. Hiçbir hesaba, hiçbir makama kurban edilecek bir parti değildir AK Parti. Bu parti, bütün mahlûkata karşı kendini sorumlu sayan büyük Türkiye davasıdır. 3 Kasım 2002 ile 1 Kasım 2015 arasında verilen destansı mücadelenin hangi badirelerle bugüne geldiğini biliyorsunuz. E muhtırayı, AK Parti'ye kapatma davasını, Gezi olaylarını, 17/25 Aralık'ı, 6-7 Ekim olaylarını hatırlıyorsunuz. Biz bu kritik kavşakları milletin asli gündemini ıskalamayarak, siyaset mühendislerine prim vermeyerek dosdoğru bir kararlılıkla geçtik.

"Ülkemize, milletimize, bizi biz yapan değerlerimize ihanet etmeyeceğiz; edenlere de izin vermeyeceğiz. Silopi'de kulağıma eğilip 'Bizi yalnız bırakmayın' diyen yaşlı amca da, Bergama'da yağmur altında saatlerce bekledikten sonra ellerini semaya açıp dua eden yaşlı teyze de umudunu AK Parti'ye bağlayan milyonlar da merak etmesin. Nefsimi ayaklar altına alırım. Bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı elimin tersiyle iterim ama asla bu kutlu hareketteki hiçbir dava arkadaşımın kalbini kırmam. Dünya mazlumlarının tek umudu olan bu AK hareketin zarar görmesine asla izin vermem. Bugün herkes kendi imtihanını verecek. Biz sadece bir tek dosya tutana inanırız. Şu sağ ve sol omzumuzda dosya tutanlar var ya onlar hakkı yazsınlar. Gerisi ne yazarsa yazsın. Biz onlar için geldik. Biz onların tuttukları dosyalar için yaşıyoruz. Son nefeste onların hakkımızda hayır şehadet etmesi için gayret sarf ediyoruz. Son nefesimize kadar bu dosyaların hayır içinde olması için Rabbime niyazda bulunacağım. Kim ne yaparsa yapsın hepimiz önce bu iki yazıcının dosyasından korkalım. Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayalım. Allah bizi bu millete mahcup etmesin" sözlerinden dolayı bir alkışı hak ediyor, sözleri alkışlanacak, vakarlı bir lider çıkışıdır.

Önceki yazıda ‘'Sezer'in hakkını Sezer'e ‘'vermişken burada da ‘'Sezar'ın hakkını Sezar'a'' vermek gerekir, Hele hele Brütüslerin iki tarafta da fazlasıyla olduğu bir zamanda…

TERS KÖŞE

GÖZÜNÜZ AYDIN, DİYEMEYECEĞİM

Önce “bağımsız Kürdistan” dediler ve sadece örgütün iç infazı sonucu on beş bin Kürt genci katledildi.

Sonra “özyönetim” diye ne menem bir şey olduğunu anlamadığımız, ortaya atanların da anlamlandıramadıkları bir garabet dillendirildi

Sonuç yine vahim.

Ekolojik dendi, vejetaryen dendi, LGBT dendi…

Yani her halt yendi.

Her denilenin akabinde Kürtler bir karabasanla uyandı.

Sonra Kürtlere hendek atlatılmaya çalışıldı ki, onlarca ilçe hendeklerin içine gömüldü.

Devlet “hendek kazıldığı için operasyon yapıyorum” derken; örgüt  “operasyonlar olduğu için hendekler kazıldı” dedi.

Halk sözü hak sözüdür ve halk olayları en gerçekçi biçimde okuyor.

“Tunceli'de operasyon yok mu ki hendek kazılmıyor” diyen de aynı halktır.

HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının gündemde olduğu şu günlerde HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş'ın “Parlamentoları partiler değil, halk kurar ve halk isterse birden fazla parlamento da kurar" diyerek yeni bir parlamentoya işaret edip yeni bir maceranın işaret fişeğini çaktı.

Ancak ‘'Êdi Bese!''

Birileri Demirtaş'ın şaka yaptığını söylesin!

Birileri Kürtlerin artık yeni bir macerayı kaldıramayacağını, maceraya sürüklenen civanların boş yere toprağa verildiğini söylesin!

Ya da birileri Demirtaş ve partisinin keramet belledikleri hendeği hatırlatsın.

Hatırlatsın ki kendilerini gözaltına almaya gelenlere karşı meclise giden yolda barikat kursunlar, hendek kazsınlar.

Ertuğrul Kürkçü ve Ziya Pir, hendeklerin önünde ilk nöbeti tutanlar olsun.

Cengiz Çandar ve Hasan Cemal de Ahmet Altan'ı da yanlarına alarak hendek önünde nöbet tutanlarla röportaj yapsınlar.

Hatta yere atılmayan sigara izmaritlerini manşetlerine taşısınlar.

Can Dündar, Meclis bahçesinde açılan hendeklerle ilgili bir belgesel hazırlasın, ekolojik dengeden dem vursun.

Orhan Pamuk, Batı'da yayımlanan dergi ve gazetelere hendeklerin önünde nöbet bekleyen Yoldaş Ertuğrul ve Şakirt Ziya'nın destansı kahramanlıklarını anlatsın.

Bayanlar, bir orkestra grubu kurup zılgıtlarla ‘'Çerxa Felek''i söyleyip direnişteki eş vekillere moral aşılasın.

Sizce de bu eylem tarzı, ayrı bir parlamento kurmaktan daha çok ses getirmez mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar