Âlim'in sadece “din ûleması” / ilmin ise sadece “dini bilgiler” olarak

 Günümüzde İslâm Aleminin yükselemeyişinin, geri kalmasının ve kaotik durumunun en öncelikli sebebi; bütün yükünü “Din Ûlemasının” sırtına yükleyerek, tek kanatlı kalmasıdır. Bir kanadı kırık ya da sakat bir kuş, bir uçak, nasıl uçamazsa, hatta uçmaya çabalarken nasıl döngüsel bir girdaba girip daha kötü olunuyorsa; İslâm âlemi de aynen böyle bir duruma düşmüştür.

Üstad Bediüzzaman, Seyyid Kutup gibi âlimler, bu sorunu ve çözümü çok vurgulamalarına rağmen, nispeten çözüm bulmasına karşın, günümüzde halen büyük oranda devam ediyor. “İlim” denince sadece Tefsir, Hadis, İlmihal; “âlim” denilince de sadece Cami Hocası, Müftü, ilahiyatçı, Molla akla geliyor. Sorun ise, bunun pratikte / alanda kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Şöyle ki; İslâm âleminin mevcut kaotik durumdan kurtuluşunun ancak “EĞİTİMLE” mümkün olacağına inanan Müslümanlar ise; “Eğitim Kurumu” olarak ha bire İmam Hatip Liselerine, ilahiyat fakültelerine, Medreselere, Kur'an Kurslarına yoğunlaşıyorlar... Oysa çözümün sadece “Din ûleması” ile mümkün olmayacağının, “Bilim Ûlemasının da” daha büyük bir eksiklik ve öncelik olduğunun farkında olan Cami – Medrese Hocaları, İlahiyatçılar, Mollalar ise çocuklarını ve yakınlarını Tıp, Mühendislik. Hukuk, Sosyal ve idari bilimler gibi ihtiyaç olan diğer alanlara yönlendiriyorlar. Bu aslında bir iç çelişki gibi görülse de, doğru bir yaklaşımdır. Fakat burada da şu sorun oluşuyor. İslâmi kesimler, Fen ve Sosyal alanlarda eğitim veren bu kurumları ihmal edip, hatta zamanında dışladığı için; yönetimlerinde ve müfredatlarında İslâmi hassasiyet gözetilmiyor. Bu da mütedeyyin öğrencilere ek faturalar çıkarıyor. Geçmişteki tesettür sorunu v.s...

Aslında İslâm âlimlerinin dünyaya “MÜRŞİDLİK” yaptığı dönemlerde bu böyle değildi. El – Kindilerin, Birunilerin, Farabilerin, İbn-i Sinaların, İbn-ü Rüşdlerin, İbn-i Haldunların, Gazzalilerin, Cabirlerin, Tusilerin, El Ceziri-lerin hepsi de Medrese kökenlidir. Hayatlarını inceleyin. Her birisi kendi dönemlerinde bir “EKOLÜN / AKIMIN” KURUCULARIDIRLAR.... Sadece dini açıdan değil, Tıp, Felsefe, Kimya, Astronomi, Gramer, İktisat ve İdari Bilimler, Sosyoloji ve diğer pek çok alanının öncü – kurucuları olmuşlardır. Dünya Bilim tarihinde de bu şekilde yerlerini almışlardır.

O dönemde tedris / eğitim ilimleri, İslâmi olan İslâmi olmayan şeklinde bir sınıflandırmaya tabi tutulmuyordu. Bütün ilimler Allah'ın “Âlim” ve “Âliym” sıfatlarının tezahürü olarak ele alınıyordu. Tüm varlığa “Allah'ın ayetleri” yaklaşımında bulunuluyordu. Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi bilimler “VAHYE DAYALI AYETLER”; Kimya, Astronomi, Hendesa (Mühendislik – hesap) Tıp, İktisat, Sosyoloji, Felsefe,, Muziki, Ekonomi, Teoloji gibi disiplinler de “KEVNİ AYETLER” çerçevesinde ele alınıp işleniyordu. (Kevni, yani Kainat – Tabii, anlamına geliyor. Allah'ın; “Kûnfe yekûn “ol” emri sonucu oluşan varlık demektir. Bu yüzden âlimler, kâinatı da vahiy mesabesinde görmüşler. Kur'an-ı Kerim nasıl bir kitapsa, kâinatta öyle bir kitab-ı kebirdir yaklaşımı buradan kaynaklanır.

Hasılı kelam; bu güzel durum, İbn-i Teymiye ve “Selefçîlere” kadar devam eder. İbn-i Teymiye'nin, tabiat ilimleri ile uğraşan âlimleri ötekileştirici, dışlayıcı bazı fetvaları, selefçilere silah olur. İslâm Dünyası Tabiat ilimlerinden soyutlanarak adeta sadece medreselere ve mollalara mahkûm bırakılır. (Bu döneme kadar Tüm bilimler, iki şekilde sınıflandırılmıştır.

1- El – Ulumu Şeriyye(Nakle/ Vahye dayalı ilimler... Fıkıh, Tefsir, Hadis v.s)

2- El – Ulumu Dâhile (akla / tabiata dair ilimler, Kimya, Astronomi, Tıp, Ekonomi, Mantık vs... Her iki ilim de medreselerde tedris edilirdi. Medreseler de bu günkü üniversiteler formatındaydı. Sadece Kur'an Kursu şeklinde değildi. Müderrisler de İbn-i Sina, İbn-i Haldun çapında ulemaydı.

İslâm âleminde tabii ilimler alanındaki bu çöküş ve “Bilim ûlemasının” dışlanışı; teknolojik ve sanayi alanındaki mağlubiyetimizin de en önemli sonucudur.

UTANILACAK BİNLERCE DURUMDAN BİRİ; EL CEZERİNİN SAHİP ÇIKILAMAYAN MİRASI

Teknolojik yarışa giren milletlerin ve devletlerin olmazsa olmaz gördükleri bir bilim dalı vardır. “SİBERNETİK BİLİM” deniliyor. Belki televizyonlardan dergilerden denk geleniniz vardır. Hayranlık ve hayret veren bir yönü vardır. Devasa laboratuvar tarzı bir alan tahsis edilmiş. Deniz, kara, ve kanatlı(uçan) hayvanların tek tek robotik maketleri oluşturulmuş, bu hayvanların özellikle “hareket mekanizmaları” bu robotlarda oluşturulmaya çalışılıyor. Başarılı olunduğu kadar da -sanayi- teknoloji alanındaki hareket mekanizmaları bu doğrultuda geliştiriliyor. Şöyle dersek daha anlaşılır olur: balina ve diğer yüzen hayvanlardan esinlenerek; deniz altılar ve deniz araçları; sivrisineklerin ve kuşların hareket mekanizmalarından, helikopter ve uçakların geliştirilmesi; yılan gibi sürüngenlerden esinlenerek, tank paletleri vb. bantlı taşıma sistemleri; yarasa gibi hayvanların gece hareket mekanizmalarından, uyarıcı sensörler, termal gece kameraların geliştirilmesi en önemlisi de insan beyninin çalışma esaslarına göre bilgisayar gibi akıllı sistemlerin geliştirilmesi, uydu iletişim sistemlerinin kainattaki mevcut dalgalardan yararlanılması gibi. Çok boyutları ve çok detayları vardır bu alanın.  Teknoloji yarışına giren bütün ülkeler, bu alana büyük maddi imkân ve nitelikli insan gücü ayırmışlar ve bu alandaki çalışmalar son sürat devam etmektedir. Ama bu ülkelerin teslim ettikleri bir gerçeklik vardır. Hepsi de “SİBERNETİK BİLİMİNİN KURUCUSUNU” EL Cezeri olarak kabul ederler.

El Cezeri; bu günlerde Marksist güruhun Marksizm kantonu haline getirmeye çalıştıkları Cizreli'dir. 1200'lü yıllarda yaşamıştır. Medrese kökenli olmasına rağmen fizikçidir. Bilim tarihinde yer alan 60 kadar icadı var. Bunların çoğu sonradan “Mekanize sistemlerde” yer almış “mekanik aksamlardır.” (otomatik kontrol sistemleri, saat mekanizmaları, musluk, su aktarım sistemleri, kilit vs.) Ne acıdır ki bu Sibernetik çalışmalar İslâm ülkelerinde yoktur. Din alimleri de(!) yaratılanı taklit diye belki fetva da vermezler.

Maalesef El-Cezeri' nin 800 yıl önce Dünya Bilim merkezi haline getirdiği Cizre; bu gün “Öz yönetim” yada “özel güvenlik bölgesi” faciası ile yaşanmaz halde.. sokak hendekleri, sokağa çıkma yasakları, açlık, perişanlık... İslâm hassasiyetinden dolayı ismi “NUR” mahallesi olan yer adeta “NAR/ATEŞ” mahallesine dönüşmüş. Cezeri'nin varisi âlimler katledilmiş, medreselerinin yerine Kantonik/Kartonik Marksist Halk evleri inşaya çalışılıyor. Kısacası İslâm âleminin coğrafyası ve hali Cizre'den farklı değil...

Kurtuluş yolu ise; günün ve çağın ihtiyaçlarına cevap, sorunlarına çözüm olacak nitelikte, Allah ile bağlarını koparmamış eğitim kurumları ve eğitimli nesillerdedir. İhtiyaç kadar “DİN ÛLEMASI” ihtiyaç kadar “BİLİM ÛLEMASI”... Din âlimlerimizin yükünü hafifletme, bütün sorunları onların heybesine/torbasına atıp, bütün olumsuzluklardan onları sorumlu tutma ucuzluğunun zamanı gelmiş de geçiyor.

Artık “mülkiye ûleması”, “teknoloji ûleması” ve “ekonomi ûleması” da elini taşın altına sokmalıdır, “din ûlemamıza” yardımcı olmalıdır. Bu uyarlamayı yapma sorumluluğu da, Müslüman idareci ve rehberlere düşmektedir kuşkusuz... Bu ümit ve temenni ile; Allaha emanetsiniz.

Önceki ve Sonraki Yazılar