An anı olunca

Saadet ve şekavetle ilgili nice araştırmalar yapılıp bunun sonuçlarına dair de birçok istatistik yayımlanıştır. Ama bizim bunların hiçbirinden bahsetmeye niyetimiz yok. Elbette ki bunlar çok önemli çalışmalardır ama maalesef istatistiklerin dili çok ama çok soğuktur: şemalar, rakamlar, yüzdelikler… Kimse sigaranın zararları ile ilgili bu istatistiklere bakarak “lanet olsun!” deyip elindeki sigarayı yere fırlatmadı mesela.

Biz ne yapacağız peki? Basit olsa, küçük olsa ve belki de çok alelade de olsa, tecrübelerimizi, müşahedelerimizi sizinle paylaşacağız. Yani yazdıklarımız kitabi olmayacak, hayati olacak. Hayati dedimse yanlış anlamayın; hayati, yani hayatla ilgili, yoksa çok önemli şeyler manasında değil. Fakat buna rağmen bugün anlatacağımız şey, bence hayati… Zira kaç yıllık bir zindanın dersi, semeresi. Onun için şimdi anlatacağıma, hayat ile ilgili bir tüyo olarak da bakabilirsiniz.

Evvela, hafızamız ile ilgili bir iki şey söyleyeceğim. İnsanı pek etkilemeyen olaylar hafıza eleğinden unutma vadisine düşerken insanı sevinç, ızdırap noktasında sarsacak kadar büyük olanlar ise eleğin üzerinde kalır. İkide bir aklımıza gelip yüzümüzü gâh bir gül gibi açtıran ya da acı yemiş gibi ekşiten de işte bunlardır.

Bilen bilir, cezaevinin kasavetini kaldırmak için mahpus bazen gelecek ile ilgili hayaller kurar, bazen de geçmişin güzel anılarına rücu eder. Baktım ki geçmişe gittiğimde hafızama ilk hücum eden anılar hep hayatın en sade, en az masrafla geçen sahneleri. Hafıza eleğinin üstünde kalanlar hep bunlar. Nedir mesela: Çocukları alıp köyün hemen aşağısındaki çaya gitmişim, yüzmüşüz, balık yakalamışız. Ailece; köy ekmeği, yeşil soğan, haşlanmış yumurta, yoğurdumuzu ve tuzumuzu alıp gözlerden ırak, teknolojinin, modernizmin bütün görüntülerinden saklı kalmış yeşil bir vadide piknik yapmışız. Diğer yandan… Şükür müsrif değilim, ama paranın da karıştığı yaşam sahnelerimiz olmadı değil. Fakat suphanallah! Onlar çok çok sonraları hafıza perdesine yansıyıp hatırlanıyorlar.

Yaşadıklarımızdan hafıza eleğinin altına düşen ve üstünde kalanlar, bize şunu diyor: Bulmak istediğin şeyi yanlış yerde arıyorsun. Bizi mutlu eden şeyler sade, masrafsız şeylerdir; debdebeli, mutantan şeyler değil. Niye, çünkü sade olanda, insan merkezdedir ve her şey onun etrafında döner. Ya da sanki onun teniyle eşya arasında hiçbir perde yokmuş gibi, teni her şeyle bire bir temastadır. Haliyle mutluluğu; doğrudan ve tenin bütün milimetrelik karelerinde hissediyorsun. Bu yoğunlaşmış hissedişledir ki an; anı tahtına yükseltiyor. Bir zamanın “an”ı, şimdikinin “anı”sını andıkça yüz; gül olur.

Tantanalı hayat sahnelerine gelince… Onlarda, sanki insan bir sürü bezle kundaklanmış da eşya ile birebir teması kesilmiş gibidir. Etraftan insanın zevk, beğeni, haz merkezlerine gönderilen mesajlar önce bu engelleri geçmek zorunda. Bu mesajlar engeli geçiyor geçmesine ama ilk kuvvetlerinden de çok şey kaybediyorlar. Hal böyle olunca da an, anı kalitesine ulaşamıyor.

Peki, bizim arkasına düşüp onun için birbirimizin canına düştüğümüz şey nedir. Masraflı şeyler!.. Düğününüz tantanalı olacak, evimiz eşyadan geçilmeyecek… Hayır dostum! Evin, içinde fır dönecek kadar sade olacak. Ekmeği, soğan ve ayranla yeme tadını tadacaksın.

Unutmayın, mutlu olmanız için çok şeye sahip olmanız gerekmiyor, belki sahip olduğunuz çok şeyi, atmanız gerekiyor. Sonraki yazımız bu çerçevede olacak inşallah,  Yüce Allah'a emanet…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.