Asıl görevimiz

Siyasi ve toplumsal bir hercu-merc yaşıyoruz… Herkes siyasetçi ve toplumsal analizci kesilmiş. Her şeyi bırakmış, birilerini tekfir veya kendimizce mahkûm etmeye çalışıyoruz. Ve en acısı bize dayatılan taraflardan birini seçmek zorundaymışız gibi bir psikolojik baskıya maruz kalıyoruz. Tekfircileri suçluyoruz, tekfir zihniyetini mahkûm ediyoruz ama farkında olmadan her birimiz birer tekfirciye dönmüşüz. Bizim gibi düşünmeyen, bizim doğrularımızı benimsemeyen, siyasi tercihlerimizi yanlış gören herkese kâfir veya fasık damgası vurmak bize çok kolay geliyor.

Hak ve batılın, doğru ile yanlışın korkunç derecede birbirine girdiği, algı operasyonlarıyla her şeyin tersyüz edildiği, kimin nerde durduğunu doğru dürüst bilmediğimiz bir ortamda sanki her şey bize aşinaymış gibi çok rahat hükümler veriyor, takım tutar gibi taraf tutuyor ve tuttuğumuz tarafın artık hiçbir yanlışını görmüyor, her hatasını tevile kalkışıyoruz. Yine benimsemediğimiz tarafı da bir kalemde silip atıyor, çok rahat bir şekilde şeytanlaştırıyor ve olumlu taraflarını görmezden geliyoruz.

Bu hengâmede asli görevimiz olan Allah'a güzel bir kul olma, salih ameller işleme, genç nesilleri İslâm'a kazandırma ise bizim için sıradan, önemsiz işler kategorisine giriyor.

Hiç kimse ümmet olarak içine düştüğümüz acınası durumdan nasıl kurtulacağımız konusunda tefekkür etmeyi düşünmüyor. Karşılıklı anlayış, merhamet, ayıpları örtme, kardeşlik unuttuğumuz değerler haline gelmiş.

Ümmetin başındaki musibetler artıyor. Fitneler artıyor. Ümmetin düşmanları ümmete yönelik zulüm ve tecavüzlerinde küstahlık sınırını çoktan aştı. Artık kameraların karşısında küçücük çocuklara işkence ederek onları öldürmekten, can çekişen yavrularımızı alaylar eşliğinde tekmelemekten, en mukaddes değerlerimize küfredip en mukaddes mekânlarımızı yakıp yıkmaktan çekinmiyorlar. Bize her tür vahşeti uygulayıp sahipsiz sürüler halinde vatanlarımızdan atan onlar değilmiş gibi paralarımızla kurulan iletişim araçlarında bizi barbarlar olarak da gösteriyorlar.

Yine de ıslah olmuyoruz. Yine de birbirimizle didişmekten vazgeçmiyoruz. Yine de asıl düşmanlarımızı bırakıp farklı mezheplerden veya milletlerden olan Müslümanların bu farklılığını tek başına bir suç unsuru sayıyoruz. Oturduğumuz çoğu ortamda, “ Şu adam Kürt'tür, şu genç Türk'tür, adam Şii'dir,  falan Sünni'dir.”  Sözleri rutin hale geldi. Ve birinin sadece Kürt, Türk, Sünni, Şii olması onun kötü olması, dışlanması için yeter hale geldi.

Ne oluyor bize Allah aşkına? Nereye gidiyoruz? Asli görevimiz bu mu? Asıl görevimiz bu mu? Biz neyle görevliyiz? Yaratılış gayemiz ne?

Geçen gün Cuma namazına biraz geç kalmıştım. Çarşıdaydım. Camiye yetişebilmek için kalabalıkların arasında hızlı hızlı yürüyordum. Bulunduğum kent bir zamanlar dindarlığıyla meşhur bir kentti. Büyük ve kalabalık bir kent… Ama şunu abartısız söyleyebilirim çarşı o kadar kalabalıktı ki ve her yaştan insan o kadar rahat veya vurdumduymazdı ki sanki o gün Cuma günü değil. Bir an şaşırdım. Etrafıma şaşkın gözlerle baktım. Kalbime bir hançer saplanır gibi oldu.

Farkında değiliz ama toplum hızla Allah'tan uzaklaşıyor, İslâm'dan uzaklaşıyor. İslâmi değerlerden, ahlak ve yaşantıdan uzaklaşıyor. Şuurlu bildiğimiz, gece gündüz İslâmi marşlar dinleyen ve birer siyasetçi kesilen gençlerimizin çoğu da artık İslâmi yaşantıyı önemsemez hale geldi. Namazı, güzel ahlakı, iffeti, nafile ibadetleri, zikrullahı önemsemez hale geldi. Bırakın tefsiri, siyeri, akaidi, hadisi, sıradan bir İslâmi kitabı okumayı bile angarya görür hale geldi.

Etrafımız zamanının çoğunu bilgisayar karşısında geçiren, bilgisiz, sığ, aklı gözlerinde, zamanını ve olayları değerlendirmekten aciz gençlerle dolmuş.

Bir an önce silkinip asıl görevimize dönmeliyiz. Mü'min bir toplum inşa etme görevine. Allah'ı bilen, yönü Allah'a dönük, kıblegâhı Allah olan, hayatının hedefine Allah'ı koymuş bir toplum. Dünyayı ahiretin tarlası bilen bir toplum. Namazla dirilen, namazı en hayırlı amel bilen bir toplum.  Cennete sevdalı, hayalleri cennetle süslü, cennet merkezli bir yaşam sürdüren bir toplum…

Bizden önceki İslâmi hareket mensupları böyle bir toplum inşa edilmeden bir yere varılamayacağını biliyorlardı. Öncelikli hedefleri böyle bir toplumun inşasıydı. Onlar bu hayallerini gerçekleştirmek için çok uğraştılar. Çok sabrettiler, çok didindiler, yeri geldi zindanları, yeri geldi sürgünleri, yeri geldi şehadeti göze aldılar.

Evet, kurtuluş ve Müslüman'ca bir yaşam istiyorsak önce mü'min bir toplumun inşasına yönelmeliyiz. Ümmete acıyan, ümmetin kadın ve çocukları için ağlayan, mezhepleri ve milletleri ne olursa olsun ümmetin tüm evlatlarını bağrına basan, onları farklılıklarıyla kabul eden, Müslüman kardeşinin ayıplarını örtüp onun kuyusunu kazmayan bir toplum. Uhuvvet ve vahdeti her şeyin üstünde tutup Müslüman kardeşiyle arasındaki tarihsel, mezhepsel ihtilafları bir kenara bırakan, tüm enerjisini ümmet düşmanı şeytani güçleri, talancı batıyı kovmaya adayan bir toplum…

Önceki ve Sonraki Yazılar