Barış Süreci mi, Şeytanın Planı mı?

Bizim Kitabımız barış konusunda bize Bakara 208. ayette şöyle emrediyor:

 

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.”

Müslümanlar barıştan yana olmanın bu ayet mucibince farz olduğuna inanırlar. İslam’ın bir adı da “barıştır” Barıştan en çok İslam’ı tebliğ edenler yararlanır. Topluma söyleyecek sözü olanlar seslerini net olarak duyurmak için değil çatışmanın, gürültünün dahi olmasını istemezler.

Ancak bu barış girişimi “kaffeten” yani hep beraber değildir. Israrla bu barışın kapsamı dışında tutulmaya çalışılanlar vardır. Bu da ister istemez bunun barış değil, ayetin ikinci cümlesindeki “hutuvatiş şeytan” yani şeytanın bir planı olduğunu akla getiriyor. Bizi bu endişeye sevk eden nedenler şunlardır:

Mustaz’aflar bir STK olmalarına rağmen dernekleri kapatıldı. Bu hükümet döneminde başka kapatılan STK bilmiyorum. Bu dönemde 28 Şubat uygulamaları tüm hızı, şiddeti ve vahameti ile bu çevre üzerinde sürdürüldü. Başörtülü küçük kızlar ikna odalarına alındı, provokatörlükle suçlandı, ailelerinden alınmakla tehdit edildiler. 28 Şubattan farklı olarak bu çocuklara verilen cezalara ilaveten anaları da gözaltına alınarak hapisle cezalandırıldılar. (Gaziantep’te Güllü ÇEVİK ve diğer illerde babalara verilen cezalar gibi).

Yine şiddete bulaşmamak kaydıyla her türlü faaliyetin serbest olduğuna dair cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı ve diğer bakanların beyanlarına ve arkaya arkaya çıkarılan yargı paketlerine rağmen şiddete bulaşmayan Elazığ, Adıyaman, Adana, Konya ve son olarak İstanbul’daki STK yöneticilerine yüzlerce yıllık cezalar yağdırıldı. Bu cezaların gerekçeleri: “Basın açıklaması yapma, kermes düzenleme, öğrencilere ev temin etme, hasta ve taziye ziyaretleri, cezaevinden çıkan babasını karşılama, kapatılan dernekle ilgili basın bildirisi okuma” v.b. Bir zamanlar irticai faaliyetlerle suçlananların (TCK.m.163) “tespih, tekke, elifba cüzü” gibi suç delilleri ile cezalandırılmaları gibi… Bütün bu sayılan faaliyetlerin önüne polis iki kelime ekliyor “örgütsel amaçlı” İddianame de açıkça “legal faaliyetlerle örgüte teveccüh sağlama” deyince, hüküm için kesin ve inandırıcı deliller elde edilmiş oluyor. Bunlar da birer birer onanıp infaz ediliyor. Siz, 2002’den beri bu camianın kimseyi bırakın öldürmeyi; yaraladığını, darp ettiğini, tehdit ettiğini duydunuz mu? Kimseye Molotof değil çakıl taşı attığını duydunuz mu? Demek ki artık eskisi gibi ceza vermek için şiddete bulaşma gereği duyulmuyor. Mantık şu: Bunlar potansiyel suçlu.

Bunlara verilen cezalara hükümet korkudan itiraz edemiyor. İrticacılıkla itham edilmekten radikalizme destek olmaktan çekiniyor. Temel’in doping ilacı alıp yarışta sondan birinci olması gibi… Nedeni sorulunca da çaktırmamak için demesi gibi… Benim 28 Şubat’ta takip ettiğim bir idari yargı dosyasında bir asistana “irticacı” diye ceza vermişlerdi. Oysa babası JİTEM mensubu bir astsubaydı. Çünkü o zaman en kolay cezalandırılma gerekçesi bu idi. Şimdi de birinin cezalandırılmasını ve dosyasında delillerin toplanmasına gerek duyulmaksızın mahkûm olmasını, hem de Yargıtay’da dosya açılmadan onanmasını istiyorsanı,z dosyanın bir köşesine HİZBULLAH DOSYASI kelimelerini yazmanız yeterde artar hale gelmiştir.  

Bu barışın mimarı, ileri demokrasiyi ilke edinen ve kalkınmasına şapka çıkardığımız hükümet döneminde derneklere yüzlerce molotoflu saldırılar oldu. Bir dernek üyesi şehit edildi. Suça bulaşanları ileri teknolojiyi de kullanarak kısa zamanda yakalayan emniyet, tek bir derneğe saldıran faili bile ne hikmetse bulamadı. Failleri tespitte diyelim ki yüzde doksan başarılı olan emniyet birimleri, konu mezkûr dernekler olunca neden yüzde bir başarı gösterememişlerdir?

Bu barış neden sadece devletle PKK arasındadır. Eğer savaş sadece bunlar arasındaydı deniliyorsa, keşke öyle olsaydı derdik. Kimse tarafı olmadığı savaşın barışında da olmak istemezdi. Bu süreç barıştan ziyade yeni bir savaşın başlangıcı için ittifak girişimini çağrıştırıyor. Devletin mustaz’af camiaya yönelik kirli savaşını çok özet olarak yukarıda açıkladık. Bu savaşın devlet –PKK savaşından farkı, “tek taraflı” olmasıdır. Yani devlet içinde bir güç acımasızca saldırıyor ancak camia, olanca gücü ile hukuk içinde kalmaya gayret göstererek karşılık vermiyor. Devletin bunlarla da barışması için mutlaka karşılık verilmesi mecburiyeti mi var? Devlet, “Biz size silah bırakın mı dedik? Biz demeden silah bıraktığınız için sizinle anlaşamayız” mı demek istiyor? Bu camia kendince uhrevi kazançlar peşinde koşmayı, hayırda yarışmayı ilke edindiğinden ne çatışmanın ne de barışın içinde olmak meraklısı değildir. Ancak son 3-4 aylık barış sürecinde dahi atılan tek molotof, bu çevrenin kurduğu parti binasına olmuştur.

Hükümet hakkında su-i zanda bulunduğumuz düşünülüyorsa bu kadar olup bitene hükümetin kör, sağır ve dilsiz olması nasıl izah edilecektir? Yüksekova’da şehit edilen Ubeydullah DURNA’yı duymayan, yüzlerce derneğe atılan Molotofları görmeyen hükümet bir dershaneye atılan Molotof için başbakan, bakan ve hükümet sözcüsü, düzeyinde kınamada bulunmuştu. Bu durum bize sivil toplum kuruluşu da olunsa, yasal dernek de olunsa, hatta siyasi parti olunsa dahi akredite olunmadıkça bu yasallığın bir değerinin olmadığını gösteriyor. Tıpkı 28 Şubat’ta akredite olmayan gazete ve gazeteciler gibi… Türkiye’de nasıl akredite olunacağını bilmiyor değiliz. Ancak bu konuda ödememiz istenen bedelleri ödeme gücünü kendimizde bulamıyoruz. Çünkü Allah’ın akreditasyonunu kaybetmekten korkuyoruz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar