Batı'nın son tuzağı: Suriye

AB(D), Körfez Savaşı ile görünürde diktatör Saddam'ı yıkıp Irak'a barış ve demokrasi(!) getirecekti.

Ama asıl amaç israil'in güvenliğini sağlamak, petrol ve enerji kaynaklarını kendi lehine kontrol altında tutmaktı.

Bütün bunların fevkinde ise “Medeniyetler Savaşı” çıkarmak.

Neden?

Çünkü Batı'nın vahşi kapitalizmi insanlık fıtratına hitap edemedi.

Bir medeniyet tasavvurundan yoksun Batı, “Ötekiyi davet” üzerine kurulu İslam Medeniyeti'ne mağlup olacağını düşündü, düşünüyor.

Samuel Huntigton'un meşhur “Medeniyetler Çatışması” tezinin esası da aslında buna dayanıyor.

Batı; çıkarcılığa, bencilliğe ve sömürme arzusu üzerine kurulu düzenlerinin başta kendi insanları olmak üzere, insanlığı tatmin edemeyeceğini iyi biliyor.

Mevlana'nın sadece “Gel!” çağrısı bile Batı'nın olmayan medeniyetini bir fiske vuruşu ile zir u zeber ediyor.

İspanya'dan sürgün edilen Yahudilere İstanbul'un kapılarını açması, mültecileri almamak için onların ölümlerine dahi rıza gösteren Batılı ülkelere inat, Müslüman ülkelerin onlara kucak açması, şefkat esaslı kadim bir medeniyetin sadece birkaç tezahürüdür.

Fıtratına yenik düşen insanlık, elbette zulüm düzenleri ile hür ve adil düzen arasındaki farkı görüyor, görecek.

Manevi buhranların ve yangınların pençesinde kıvranan dünyevileştirilmiş (seküler) insanlar, küçük bir köy haline gelen dünyada farklı arayışların içine giriyor.

İşte, tam da bunun için Ortadoğu denilen İslam coğrafyasının sürekli kriminalize edilmesi, terörize edilmesi gerekiyor.

İslam coğrafyasının adının sürekli terörle, savaşla, kanla, barutla anılması gerekiyor.

Kafa kesme, kadınları cariye, köle gibi kullanma görüntülerinin eksik olmaması gerekiyor.

Bu amaca hizmet etmek için bir asır önce İngilizlerin öncülüğünde bir Şeriat devleti(!) kurulduğu gibi, bugün de taşeronluk yapacak kullanışlı örgütler olmalı.

Kendi sistemlerine bağlı yerel ve küresel medya organları ile parlatılmış kukla siyasi figürler hep bunları işlemeli.

Gerçekler tersyüz edilmeli, bu doğrultuda algılar oluşturulmalı.

Bunun için sadece bir plana bağlı kalınmamalı; B,C,D,E,F...planları olmalı.

Tükürdüğünü yalama diye bir şey yok.

Gerekirse denklemler günlük olarak değiştirilmeli.

“Esed dün kötü ama bugün iyidir.” gibi nice hamleler yapılabilmeli.

Ortadoğu coğrafyasında elinde gerçek anlamda medeniyet projesi bulunan yapılara hayat hakkı tanınmamalı.

Yereldeki maşalar kullanılarak kadim medeniyet tasavvurları bulunan sivil organizasyonlar terörize edilmeye ve sürekli çatışmaların içine çekilmeye çalışılmalı.

Hür ve adil bir düzeni tesis edecek projelerini kitlelerle buluşturma imkanı tanınmamalı.

Ama aziz ve muazzez İslam'a ihanet edecek, Rabbani ve Rahmani kavramların içini boşaltacak radikal veya ılımlı ne kadar organizasyon varsa önleri açılmalı, güçlendirilmeli, model olarak takdim edilmeli.

Ve saire... Ve saire...

Dün Irak'ta, bugünse Suriye'de kurulan tuzak budur.

Maalesef dün Irak sahasında ortaya konulan bu büyük oyunu fark edemeyen idarecilerimiz,

“Bir koyar, üç alırız” tamahkarlığı ile hareket ettiler.

Sonuç hüsran; akıbet karanlık.

Bütün karşı çıkmalarımıza, kifayetsiz ve insafsız suçlamalara hedef olma pahasına yaptığımız bütün uyarılara rağmen, tarih Suriye sahasında yine tekerrür etti.

Türkiye'nin stratejik ortağı, Suriye'nin dostları(!) grubu koçbaşı ABD'nin “Rusya ile anlaştık” açıklaması,

Türkiye'nin Suriye politikasının tam anlamıyla çöktüğünün ilanı oldu.

Ve yine hüsran, yine ağır fatura...

Türkiye'nin sosyolojisini değiştirecek ve siyasetini şekillendirecek kadar etkili olan göç dalgası...

Savaşa girme riski...

Bir kıvılcımla tutuşabilecek derecede barutlaşan iç kamplaşma, etnik veya mezhep temelli ayrışma...

Farklı renkleri, farklı desenleri ilmek ilmek, nakış nakış bünyesine dokumuş nazik, nazenin ve nezih bir medeniyetin, “Bilad-ı Şam”ın tahkir, tezyif ve tahrip edilmesi...

Ve kendisine gün doğan Siyonist işgalci...

Hiç olmadığı kadar tehlikeli oyunlar peşinde.

Askeri, diplomatik veya ekonomik olarak şimdilik buna karşı çıkabilecek bir güç yok.

Mescid-i Aksa gibi bir kutsala sahip çıkamayan ve siyonist askerlere erkekçe ve yiğitçe meydan okuyan gencecik kızların yakın mesafeden kurşun sıkılarak dünyanın gözü önünde küstahça, alçakça katledilmelerine ağlamayı bile beceremeyen biz Müslümanlar...

Hangi kutsalı koruyacağız?

Vurulan aslında o gencecik kızlar değil; onurumuz, davamız, namusumuz...

Önceki ve Sonraki Yazılar