Bir şey yap, güzel olsun

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a, salât ve selam Rasulullah'a olsun… O(sav) ki, mü'minleri tûl-i emelden sakındırdı, dünyanın faniliğini insanlığa öğretti ve insanlığı kalıcı amellere teşvik etti. Kalıcı amellerin başı kelime-i tevhiddir. Kelime-i tevhidle hayatının gidişatını değiştiren bir müşrik, artık cehennemde ebedi kalma durumunu, bir mümin olarak eninde sonunda cennete girebilme imkânına dönüştürmüştür.

Peki, doğar doğmaz gözünü Müslüman bir ailede açan biri neden kalıcı amellere muvaffak olamasın? Elbette olabilir. Üzerinde yaşadığımız ve bizden öncekilerin de yaşadığı şu dünya çok ilginçtir. Hem maddedir o, hem mânâdır. Dünya bir binektir aynı zamanda. Ama öyle bir binektir ki, üzerine binenlerin hiçbiri onun maliki değildir. Mâlik'in izniyle, bir imtihan gereği bindirilmişlerdir dünyanın üzerine. Dünya adı verilen bu binek, kişiyi fani olandan bâkî bir âleme taşır.

Dünya mekândır; fani bir mekân. Ama onun fena bulmasıyla değişir her şey. Dünya yok olunca bâkî âleme intikal eder üzerinde kalan son sakinleri. Bundan sonra da, o ana kadar ağlayan o anda gülmeye başlar. O ana kadar gülen de o anda ağlar. Her şey tersyüz olmuştur. Belki de hemen her şeyi Allah'ın değer yargılarına ters olduğu için Allah dünyaya sineğin kanadı kadar değer vermemektedir.

Efendimiz(aleyhissalatu vesselam) bir gün ashabına “Size dünyayı göstereyim mi?” buyurmuşlar. Sahabeler de: “Evet Ya Rasulallah!” deyince Efendimiz(sav) onları alıp hendek gibi kazılmış ve içine hayvan kemikleri, iskeletleri ve insanların giysilerinin atıldığı bir çöplüğe götürmüşler.  Özlü bir mesaj; aksiyonla, emekle ulaşılan canlı bir öğüt: “İşte dünya bu kadar!”

Yediğimizden, içtiğimizden, giydiğimizden arta kalan ama çöpe gitmeyen bir şeylerimiz olmalı… Dahası hareketlerimizden, unutulmayacak bir şeyler olmalı, tarihin çöplüğüne gömülmeyen.  Ama bu unutulmama, insanların hayatında kötü izler bırakmamalı. İnfakımız olmalı, yediğimizden, içtiğimizden, giydiğimizden. Ona gücümüz yetmiyorsa yoldaki büyük bir taşı kaldırmalıyız. Büyük bir taşa gücümüz yetmiyorsa, minicik bir taşı kaldırmalıyız yolun ortasından. Ve bizden sonra oradan bir araba ve bir çocuk aynı anda geçtiğinde “Bak o taş orada olsaydı, o çocuk kör olabilirdi.” diyerek birbirine methetsin bizi melekler. Olur ki buna da gücümüz yoktur. O halde bir tebessümümüz olmalı mü'min kardeşlerimize. Yanaklarımızda açan papatyalarımız, bahar çiçeklerimiz olmalı.

Bir duruşumuz olmalı, bize has bir özelliğimiz. Mesela bayramlarda kimsenin kendisini ziyaret edemeyeceği kadar çevik ve herkesin kapısını çalacak kadar mütevazı bir duruşumuz. Yahut öfkelenecek bir şeyde dahi sükûnetimizi korumamız, hemencecik parlamamamız. Bir de sözlerimiz olmalı, yazıcı meleklerin nurla yazdığı, yazarken sürur duyduğu. Ha, yazıcı meleklerin dahi duyamadığı gizli güzelliklerimiz de olsun elbette… Dertlilere açılan iki kucağımız olmalı; biri serin, biri sıcak. İmtihanın yakıcı ateşinde bunalanlara serinlik, yalnızlığın dondurucu ayazında kalanlara sımsıcak bir kulübe gibi... Olabilir, insanlık hali, bunların hiçbirine gücümüz yetmiyor olabilir. O zaman bari kimseye zararımız olmamalı. Zaten mü'minlerin derdi başından aşkın, bir de biz bir dert, bir yara olmamalıyız. İğne ucu kadar sivilce nasıl ki çıbana, ondan da bütün organı kaplayıp kangrene dönüşebiliyorsa, aynen öyle de bir ufacık kötü davranışın nelere sebep olacağını tahmin bile edemeyebiliriz. Belki bizim kalbini kırdığımız biri evine mutsuz bir şekilde gidecek, evde o stres aile bireylerine yansıyacak, sonrasında yuva yıkılacak. Olmaz mı? Olur. Belki sonra o yıkılan yuvanın çocukları bu olaydan sonra ahlaken kötü yetişecek ve toplumun başına bela olacak. Ve nesilleri de…

Sözün özü, sözlerini sükûtuyla besleyen Hz. Şems'ten olsun:

“Bir şey yap, güzel olsun! Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Öyleyse güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin? O zaman güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta.”

Önceki ve Sonraki Yazılar