Eğitim Sitemimiz, Hatalı Sinir Küpü

Eğitim; bireyde istendik davranış değişikliği oluşturma süreci olarak tanımlanır. Ancak ülkemizde denenen onca sisteme, uygulanan onca eğitim programlarına ve her gelen bakanın amansız çırpınışlarına rağmen; ne bireylerimizde istendik davranışlar oluşturulabiliyor ne de eğitim sitemi bir düzene giriyor.

Eğitimdeki değişim, cep telefonu teknolojisi ile yarış halinde. Ancak hatalı üretim bir sinir küpünün bir türlü tamamlanamayan renkleri gibi, sistem de bir türlü yerine oturmuyor. Hasbelkader, düzgün bir düzenleme yapılmış olsa bile rayına oturacağı bir süre kadar yürürlükte bile kalmıyor. Bir öğrenci okula başlayıp, mezun olana kadar sistem bir kaç kere değişmiş oluyor.

Aslında değinmek istediğim konu, ne çırpınan milli eğitim bakanları ne de eğitim kuramları. Sınavlarla yarış atlarına dönüştürülen öğrencilerden ve atanamayan veya atanıp da istediği yere bir türlü yerleşemeyen öğretmenlerden de bahsetmeyeceğim. Yeni sisteme kademeli geçileceği için okullarda yaşanacak keşmekeşi de geçiyorum. Çünkü bu konular, ekranlarda epey tartışılıyor.

Değineceğim husus; İslam fıtratı üzerinde teslim ettiğimiz çocuklarımızın, okullarda ahlaktan soyutlandırılmış, canavarlaştırılmış, kendi değerlerine yabanileştirilmiş gençler olarak bize iade edilmesidir.

Okula tertemiz fıtratla başlayan çocuklar, geçirdikleri seküler eğitim süreci sonunda türlü kötü alışkanlıklar edinmiş, hayatında mutsuz ve geleceğinden umutsuz olarak mezun oluyor. Son sınıfa geldiğinde birçok öğrenci, okuldakilerin “mezun olsa da ondan kurtulsak” diye rahatsızlık duyduğu, bir “istenmeyen evlat” haline geliyor.

Göz önündeki bütün kötü örneklere rağmen, eğitimle ilgilenen yetkili kişiler, sistem üzerinde derin analizler yapmak yerine; sistemin taşlarına yer değiştirtmekle uğraşıyor. Oysa süre ve şekil değişiklikleri ile bir sonuç elde edilemeyeceği; şimdiye kadar edinilen tecrübelerle sabittir.

Esas sorun şudur ki; ülkemizde okullar, topluma faydalı bireyler yetiştirme yerine, devlete iyi kul yetiştirme merkezleri olarak kullanılıyor. Ne var ki, o da becerilemiyor. Nizamiye usulü kurallarla; her sabah bağırtılmaya rağmen kimse “Türk, Doğru ve Çalışkan” olmuyor. Baskıcı zihniyetler sebebiyle de “fikri hür, vicdanı hür” bireyler yetişmiyor.

Bir kere, materyalist düşünceye dayanan bir eğitimle, hiçbir toplumum memnun kalacağı insan yetiştirilemez. Temelinde “insan insanın kurdudur” anlayışı olan bir felsefeden beslenen bir insanın, çevresine faydalı bir birey olmasını kim bekleyebilir?

Peki, bu durumda zorunlu eğitim süresini arttırmanın anlamı nedir? Bir öğrenci eğitim gördüğü süreç içerisinde, gittikçe ahlaki değerlerden uzaklaşıyorsa; bu eğitimin süresini arttırmanın hiçbir mantığı olamaz.

Yapılması gereken; eğitimin özüne ve temel zihniyetine yönelik ciddi analizler yapmaktır. Ancak ve ancak insanların fıtratına uygun bir eğitim verildiğinde, olumlu sonuçlar alınabilir.

Sistemin bir yanını düzeltirken, diğer yanlarını tepkiler karşısında denge unsuru olarak statükoya kurban bırakmak; hiçbir soruna çare olamaz. Yamaya yamaya nereye kadar varılacak birlikte göreceğiz.

Eğitimin en çok konuşulduğu yazlardan birini geride bıraktık. Ve nihayet, okul önlerinde bekletilen başörtülü çocukların ızdırabına şahit olma endişesi ve yeni seçmeli derslerin buruk sevinci ile yeni bir eğitim öğretim yılına başladık…

Laik bir düzende, materyalist bir temele dayandırılan bir eğitim sisteminde, Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı derslerini göreceğiz. Kur’an’ın bir emri olan örtünme, Kur’an dersinde serbest, diğer derslerde ise sınıftan çıkarılma sebebi… Alice gariplikler diyarında…

Bu arada yeni seçmeli derslerin sadece 5. sınıflara verileceğini; birçok veli, dilekçe için okullara gidince fark etti. Ak Parti yetkilileri “Kur’an ve Siyer derslerini getirdik” diye övünürken, sözleri pek de öyle anlaşılacak cinsten değildi. Bu da bana Başbakanın maaş zamlarını açıklarken; eski parayla konuşmasını hatırlattı. Huy aynı demek ki…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar