“Ergenekon yoktu(r)” demek 28 Şubat süreci yaşanmadı-yalandı demekle eş

Türkiye'deki mahkemelerin-yargının, dolayısıyla Hukuk'un nasıl işletildiğinin en yakın ve canlı şahitleri “mahkeme kâtipleri” ve “mübaşirlerdir”.Dün, kendisine; “Yaz kızım… Ergenekon terör örgütü…” diye başlayan karar metni yazdırılan bir mahkeme kâtibesine, bugün, “Yaz kızım, Ergenekon diye bir şey yoktur, olmamıştır, rastlanmamıştır” diye yazdırıldığında o kâtibe ya da kâtip, orada görevli mübaşir ne hissediyorsa bugün Türkiye'de 70 milyon aynı şeyi hisseder.

Her şey gelişmeleriyle, gerekçeleriyle, pratikleriyle hatta sonuçlarıyla o kadar âyan-beyan cereyan etti ki tüm Türkiye, hatta sınır ötesi bile olup bitenleri bir mahkeme görevlisi mübaşiri şahitliği gibi yakından müşahede etti, kimi kesimler de yakinen yaşayıp mağdur oldular.

Medya organları, medya mensupları bu konuları dün nasıl yazıp eşlediklerini unutturabilirler mi ya da örtebilirler mi? Hatta pek çoğu bu konuda polisten, savcıdan, mahkemelerden iki adım öndeydi. Adeta operasyonları yönlendiriyorlardı. Bugün “paralel” deyip işin içinden sıyrılmak mümkün olabilir mi?! O zaman yönlendiriciler olarak sizler de” paralele dahil olmaz mısınız?

Misalen; ilk Ergenekon üzerine kitap yazan Şamil Tayyar'dı. Veli Küçük'ü; Ergenekon davasına konu olan ilişkileri ile ilk deşifre eden, dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı'ydı. Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış'a verdiği bilgiler ortadadır.

Zaten 2007'den 2014'e kadar gün be gün gelişen her şey o kadar âyan beyan -bir zincirin halkaları gibi- cereyan etti ki sonuçları, mağdurları bile davacı olarak müdahil olmak istediler. En önemlisi de 2007'de on beş bölüm halinde medyaya düşen ve Deniz Kuv. Komutanlığına getirilen Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlükler olayların fihristi şeklindeydi.

Ondan sonra gelişenler sadece arşivlerde değil, tüm Türkiye'nin hafızasında kayıtlıdır.Şu söylenebilir, Ergenekon yargılama sürecinde ilgili olmayan pek çok kişi mağdur edilmiştir. Kurunun yanında yaş da yanmıştır. Yanlışlıklar yapılmıştır. Bu mümkündür. Fakat “Ergenekon bir kumpastır, külliyen yalandır vs.” demek doğru da olmaz inandırıcı da olmaz…

ERGENEKON PARALEL KADAR GERÇEKTİR PARALEL DE ERGENEKON KADAR FAAL OLMUŞTUR

Ergenekon da, paralel de bu ülkede hâkimiyet mücadelesi yürütmüşlerdir. Filler tepişir, çimenler zarar görür misali, bu mücadelenin de başta dindar kesimler olmak üzere geniş halk kitleleri zarar görmüşlerdir. Yeni yanlışlara kaynaklık teşkil etmemek için şu sınırlar ve tanımlamalar belirlenmelidir.

Ne bütün silahlı kuvvetler Ergenekon'la özdeşleştirilip içinden çıkılmaz bir girdaba dönüştürülmeli ne de silahlı kuvvetlerin hürmetine; moral motivasyon bozulmasın adına; bu alana uzamış Ergenekon mensubu ve birimlerine göz yumulmalıdır. Talat Aydemir olayı gibi tekrar sıkıntılar yaşanmamalı, yaşatılmamalıdır.

Aynı şekilde öte yandan paralel yapıda, 5-10 yıl sonra Ergenekon için bugün söylenen ve varılan bir noktaya taşınmamalıdır. Her iki kesimin de özellikle “Fırat'ın ötesi” infazları örtülmemelidir.

Aslında, Ergenekon ve Paralel yapının mücadelesinin en belirgin sahnesi ve çekişmenin kodlarını üzerinde taşıyan bir olay vardı. Bu olay her şeyi açıklar nitelikte olmasına rağmen bu konuda hiç tahlil edilmedi. Her iki kesimin hem mücadele alanını, hem de faaliyet alan ve birimlerini de ifşa ediyordu.

ŞEMDİNLİ UMUT KİTAPEVİ OLAYI YARGILAMASI İKİ KESİMİN ÇEKİŞMESİYDİ

2005 yılında Şemdinli'de Pkk'ye müzahir bir kitapevine el bombası atıldı. 1 kişi öldü. Bombayı atan Veysel Ateş'in kaçmaya çalıştığı araç Ali Kaya ve Özcan İldeniz isimli iki askeri birim mensubu şahsa aitti. Veysel Ateş de eski bir Pkk'li itirafçıydı. Araç, içindeki silah ve krokilerle ifşa oldu. (Detayları çoktur.) Şahıslar tutuklandı.

Dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın “Tanırım iyi çocuktur” sözünün Umut Kitapevi bombacılarına referans olduğu ve bu yüzden ceza almalarına rağmen cezalarının düşürülüp çıkarıldıkları medyaya düştü. Öte yandan iddianameyi hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya önce görevden alındı sonra HSYK tarafından meslekten ihraç edildi. (2006'da) Van Cumhuriyet Başsavcısı görevden alındı. Ferhat Sarıkaya'ya destek veren Savcı Gültekin Avcı Kars'a gönderildi. Pek çok görev değişiklikleri vs. yapıldı.

Daha sonraki HSYK değişikliğinde ise Ferhat Sarıkaya görevine iade edildi. Tersi yönde bazı gelişmeler yaşandı.

Buradaki karşı hamle zikzakları, iki tarafın çekişmesiydi. Hem Ali Kaya ve ekibinin bir yargılamada müebbetle yargılanıp diğerinde neredeyse suçsuz bulunması; hem de Ferhat Sarıkaya'nın neredeyse vatan haini ilan edilip görevden alınması, sonradan da adeta onun için Anayasa değiştirilip göreve iade edilmesi normal uygulamalar değildir. Buradaki çekişmelerin arka planları tahlil edildiğinde alan hâkimiyeti çekişmeleri görülür.

Ayrıca Sabri Uzun'un (Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı) gündem ettiği, kitabına işlediği Batman'daki Cevzet Soysal'ın infazı da bu kesimlerin alan hâkimiyeti faaliyetlerinin önemli bir delilidir.

28 ŞUBAT SÜRECİNİN DEVAM ETMESİ İÇİN ERGENEKON AKTİFLEŞTİ

28 Şubat sürecini ve halen sürmekte olan mağduriyetlerini yok saymak, unutmak mümkün müdür? Ergenekon sürecinde yargılanan üst düzey kadroların büyük bir kısmı, bu dönemin uygulamaları nedeniyle sorgulanmışlardır. Hatta tıpkı Balyoz dosyası gibi 28 Şubat süreci için ayrı bir mahkeme dosyası açılmıştır. Hilmi Özkök'ün engel olduğu iddia edilen “Askeri Darbe” temayülü de, 28 Şubat uygulamalarının AK Parti döneminde sekteye uğratılması ile gerekçelendirilmiştir. Ö. Örnek'e atfedilen günlükler bir yana; MİT Müsteşarı'nın bu konuda (Darbe konusunda) Aytaç Yalman şahsında ilgili Kuvvet Komutanlarını uyardığı, bir iddia değildi. Dönemin Hükümet yetkililerinin mektuplarına fazla itimat edilmediği (özellikle “sarıkız darbe planı”) fakat Özden Örnek'e atfedilen günlüklerin ifşasından sonra, mektupların içeriklerinin günlüklerle örtüşmesi üzerine, hükümet ve dönemin yetkililerinin ciddiyetle olayların üzerine gitme kararı aldıkları da pek çok siyasi ve ilgili tarafından ifade edildi.

Öte yandan; Cumhuriyet mitingleri ve eş zamanlı hareketlenen üniversiteler, sendikalar, STK'lar, medya organları kâğıt üstü şeyler değildi. Pratikte harekete geçen olgulardı. Ö. Örnek'e atfedilen günlüklerde de yer alıyordu.

Ayrıca Batı Çalışma Grubu'nun 28 Şubat sürecinde aldığı kararları AK Parti Hükümeti döneminde sürdürme ve uygulatma sürtüşmeleri; özellikle dönemin Milli Eğitim Bakanları (Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik) üzerinde yoğunlaştırılan baskılar;

Sauna çetesi olarak bilinen bir organizasyonda, çoğunluğu AK Parti görüntüleri, çetenin bazı üyeleri emniyete kadar uzarken, ilk kez bu olayda Muvazzaf askerlerin tutuklanması, Atabeyler çetesi olarak isimlendirilen organizasyonda, Tayyip Erdoğan ile ilgili toplanmış bilgilerin ele geçmesi ve görevli bir yüzbaşı pilotunun da aralarında bulunduğu askerlerin tutuklanması ki bu halkalar tâ kuvvet komutanları ve İlker Başbuğ'a kadar uzandı…

Öte yandan; Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, Danıştay cinayeti, Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi cinayeti, Fırat'ın ötesinde Cemal Temizöz ve ekibi ile benzer birimlerin o gün işlenen ve bu insanların ceza almasına sebep olacak kuvvetlilikte deliller içermesine rağmen bugün bunların yokmuş, olmamış gibi yok sayılması o kadar kolay mı? Halk buna inanır mı ya da inanmış görünse bile yargıya, devlete güven durumu ne olur?

2006'daki 27 Nisan bildirisi neyin nesiydi? Mevcut yargıya güven ne ölçüde beklenebilir?

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru tarihinin Ergenekon sanıklarının yargılandığı tarihler esas alınarak ayarlanması zaten “kişiye ve kesime uygun” hukuk uygulamalarının işletileceğinin habercisiydi.

YARGISAL ADALETSİZLİK TOPLUM DÜZENİNİN BOZULMASININ BAŞLANGICI OLUR

Ergenekon sanıklarına hukuksal ayrıcalığa ilaveten emeklilik ikramiyelerini bile katlayan tazminatlar bu halkın alın teri olan devlet hazinesinden ödenirken, aynı mahkemelerin, yargıladığı gerçek kumpasa düşürülen yüzlerce İslami dava mahkûmları cezaevlerinde 25. (Yirmi beşinci) yıllarını geride bırakıyorlar. Bunların çok büyük bir kısmı 28 Şubat sürecinin gerçek mağdurları ve kurbanlarıdır.

Zaten Cumhuriyet tarihi boyunca, yargının kılıcı bir tek dindar kesimlerin boyunlarında ıslandı.

Tıpkı Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat davası, Sarıkız, Ayışığı dosyaları gibi; geçmişte, Susurluk dosyası, Gazi olayları dosyası, İSKİ skandalı dosyası, Banka hortumcuları dosyalarında da müebbet-ağır müebbet hatta yüzlerce yıl cezaya çarptırılan pek çok kişi önce aklandı. Pek çoğu milletvekili oldu. Hiç kuşku olmasın ki kısa bir süre sonra bugün “paralel” diye alınan kişiler için de şartlar olgunlaştırılır ve uygunlaştırılır. Kamuoyu düzenleme mekânizmaları işletilir. Toplu tahliyeler ve ardından gelen tazminatlarla uğurlanırlar. Fakat İslami davaların yüzlerce mağdurları görmezden gelinir. Üstelik Dünya Müslümanlarına rol model olma iddiası beraberinde…

Şu örneğe bakın… İslami Hareket-Hizbullah suçlamasıyla 30 yıl ceza alan Rıdvan Çağırıcı, 29 yıl cezaevinde kaldı. Son bir yıl denetimli serbestlikten çıkması gerekiyordu. Onun bile 6 ayını yatırıp 29,5 yıl yatırdıktan sonra denetimli serbestlik hakkı verdiler. Ayhan Çarkın ise mahkeme mahkeme olaylarını sayıyordu. Birkaç ay yatıp çıktı. Adalet buysa ahirete kalsın…

Önceki ve Sonraki Yazılar