Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

Gereği Düşünüldü: "Kahrolsun israil!"

Önce D.Bakır’da karşılanan Gazze konvoyu, ardından Kayseri’de israil takımını protesto girişimleri mahkemelik oldu. Derken Sırbistan takımıyla Ankara’da maça çıkan israil takımının protesto edilmesi de yargının hışmından nasibini aldı.

Fezlekeler oluşturuldu, davalar açıldı. Suçlamaların ortak noktası ise “Kahrolsun israil!” oldu. D.Bakır’daki dava, bilebildiğim kadarıyla henüz neticelenmiş değil. Ancak Kayseri ile Ankara’daki davalar “Beraat”la sonuçlandı.

Burada önem arz eden, tabii ki mahkemelerin “Beraat” kararı değil, “Kahrolsun israil” sloganının mahkemelik olacak kadar önemsenmiş olmasıdır. 28 Şubat gibi ceberrut süreçlerde bile israil protestolarına yargı koruması getirilmemişken Kafdağı’nın ardındaki ülke kadar demokrasiye batmış “Yeni Türkiye” portresinde bu tür manzaraların yaşanıyor olması, “İleri demokrasinin” utancı olsa gerek.

‘Mavi Marmara’ katillerine dönük tüm çaba ve girişimlere rağmen katil gruhu aleyhine dava süreci işletilemezken katilleri protesto eylemlerine davaların açılıyor olması, yargı sistemine de, yargı sistemini kontrol ettiğinden şüphe duymadığımız siyasi iktidara da “One Minute” dememizi gerekli kılmaktadır.

“Kahrolsun israil” söylemi, İslam aleminin emperyalist dış müdahaleye ve bu müdahalenin şahsında siyonist rejime olan ortak tepkisinin stratejik ortak paydası idi. Ancak hiç umulmadık bir şekilde ve ilk olarak siyaset erki, bu stratejiye dahlederek farklı bir boyuta taşıdı. “One Minute” şeklinde gelen müdahale, doğrusu epeyce yankı uyandırdı. Ancak bölgesel bazda yaşanan son gelişmelere bakıldığında, stratejik ortak paydaya müdahale girişimlerinin aslında bir taktik olduğu, amacın da stratejiyi taktiğe kurban etmek olduğu düşüncesi oluşmaya başladı. Kısacası, artık telaffuz edilmesi yargı takibini gerektiren “Kahrolsun israil”, geniş bir mutabakat sağlanan ortak strateji iken, “One minute” sadece bir taktik olarak parladı, parlatıldı. “Kahrolsun israil”, derinlikli bir strateji olarak siyonizm denen terör olgusunu hedef alırken, “One Minute”, sadece mevcut siyonist hükümetinin değişimini hedefleyen yüzeysel bir anlam ifa etmekten öteye geçmemektedir.

Stratejik planlamalar/sloganlar uzun erimlidir, buna mimarlık edenler de “Saray” çevrelerince sevilmeseler de sokakların sultanlığına adaydırlar. Taktikler ise kısa ömürlü olmaktadır. Sokaktaki karşılığı bir anda kabarsa da kısa süre sonra “Saray” çevreleriyle bütünleşmekten kurtulamamaktadır.  Dolayısıyla tedavülden kaldırılan ya da kaldırılmak istenen sloganların/stratejilerin yerine operasyonelleştirilen yeni ama çakma stratejik sloganlar bulunmaktadır ki, taktikler biraz daha ömür uzatabilsin diye. Bu anlamda “Kahrolsun israil” yerine “Kahrolsun Esad” sloganlarının ikame edilmesi daha bir anlam kazanmaktadır. Elbette Esad da, Esad’ın ayarında olan diğer diktatörler de kahrolsun. Ancak kahrolacaklar içerisinden israil’i çekme pahasına Esad yerleştirilecekse, burada durup düşünmekte yarar vardır. “Kahrolsun Esad” penceresinden başınızı uzatınca İran ve Hizbullah tabelalarıyla karşılaşmaktan kurtulamıyorsanız, o halde bunu, “Kahrolsun israil”i yargı müsaadesine bağlayıp fiilen “Anti semitist” suçlamasına maruz bırakan “Yeni Türkiye”nin hastalıklı haliyle karşılaştırma yoluna gitmeniz daha evla olsa gerek.

Hep tekrarlanıyor ya, “Eski Türkiye” ile ilgili tüm alışkanlıklarınızı unutun, artık karşınızda “Yeni Türkiye” var diye. Alın size bir portre daha: Mülteciler meselesi…

Çeçen direnişinin dorukta olduğu yılların Türkiye’ye yansıttığı heyecan, bugünkü Suriye heyecanını onlarca kez katlamıştı. İnsanlar topluca Çeçenistan’a giderek çatışmalara da katılmak dahil, her türlü yardımda bulunuyordu. Dernekler, vakıflar, yardım kuruluşları harıl harıl yardım toplayıp gönderiyordu. Bu arada Rus zulmünden kaçan Çeçenler, kadın, çocuk ve yaralılar akın akın Türkiye’ye geliyorlardı. Hem geliş-gidişler hem de yardım faaliyetleri en üst düzeyde de himaye görüyordu.

Ancaaak!.. Gün geldi devran değişti. Artık Çeçenlar için yardım toplamak yürek ister duruma geldi. Gelen mültecilerin şu an içler acısı hali bir tarafa, üstelik İstanbul’un göbeğinde Çeçen mültecilerin ileri gelenlerini alınlarından, enselerinden vurmak, katillerin özel hobileri arasına girdi. Katillerin bir türlü bulunamaması(!) ise, olsa olsa hobilerin kurumsallaşmasıyla açıklanabilir. Bu da yetmiyor, Kadirov kuklası tarafından istenenler tek tek geri gönderilip cellatlara teslim ediliyor. İmkan-Der’in geçen Çarşamba günkü basın açıklaması, bu alanda Çeçenlerin içler acısı durumunu gözler önüne sererken “Yeni Türkiye” okumalarının Çeçenlere maliyetini gözler önüne sermesi açısından oldukça dikkat çekiciydi.

Suriye’de halkın haklı talepleri henüz terörize edilmeden önce Amerikan, İngiliz ve Fransız istihbarat subaylarıyla Hatay ve civarında gelecek mülteciler için yapılan keşifleri, kurulan çadır kentleri, öngörülen mülteci kapasitesi etrafındaki şaşırtıcı tahminleri bilirsiniz. Şu anda yaşananlar, “İyilik melekleri” olan o istihbaratçıları haklı çıkardı diyebilirsiniz. Oysa mesele, halkın isteklerinin terörize edilmesi üzerine yapılan planlamaların devreye sokulmasıyla beraber Esad’ı şiddet kullanmaya yöneltmesi ve bunun sonucunda oluşacak insan akını üzerine kurulu planlamalardan ibaretti. Neticede olan oldu, dört gözle beklenen mülteciler geldi, Türkiye’ye de “misafirperverliğin” en alasını göstermek kaldı.

Sözün özü şu: Dün Çeçen mültecilere açılan kapılar, bugün Suriyeli mültecilere açıldı. Çeçenleri alnından vuran kurşunların ne zaman Suriyeli mülteci “Albay-Yarbay-General”lerin alnını isabet alacağını da Amerikan bölge maslahatlarıyla bütünleşecek devletimizin yüce politikaları belirleyecektir. Suriyeli asker Harmuş’un kaçırılarak Esad güçlerine teslim edilmesi üzerine devletin nasıl bir refleks göstererek onlarca kişiyi tutukladığını gördünüz. İyi de Kazakistan’dan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecinin teslim edilmesini, geri gönderilmek üzere Emniyet’e çağrılan ve gitmeleri halinde öldürülecekleri kesin olan Çeçenlerin görmezden gelinmesi arasındaki çelişkiye dur demek bir yana, haber değeri bile vermemek, “Yeni Türkiye” okumalarının yansıması olsa da hangi insani duygunun ürünüdür?

Bakın, Çeçenlerden bahsetmişken hemen yanı başındaki Türki cumhuriyetlerde yaşanan İslam düşmanlığını da hatırlatmış olalım. Artık başörtüsü yasağı, tüm Türki cumhuriyetlerinin klasikleri arasına girdi. Hatta kimileri hızlarını alamayarak camilere yaş sınırlaması getirirken kimileri de başörtüsünü satmaya bile yasak getirdi. Ve Türki cumhuriyetlerinin yeni yetme Çevik Bir’leri bu tür uygulamalarını nasıl savunuyorlar biliyor musunuz? Referans olarak Türkiye’yi, Türkiye’deki uygulamaları gösteriyorlar. Şubat soğuğunu iliklerine kadar yaşayan Türki cumhuriyetlerindeki halklar 28 Şubat’tan beter uygulamalarla boğuşurken Türkiye’den tepki gitmesini beklemiyorsunuzdur. Çünkü “Yeni Türkiye” bu sorunu çözdü! Hem de başörtüsüne büyük oranda veda ederek! Kaldı ki tek millet yedi devletiz! Üstelik İran ve Rusya’dan daha ucuza gaz vermektedirler. Üstelik Rus yayılmacılığını çevreleme babından ileride “stratejik ortağımız” Amerika ile beraber hareket etme potansiyeline de sahiptirler... Ama illa da tepki diyorsanız, “Kahrolsun Esad” neyinize yetmez.  

Dedik ya “Yeni Türkiye” okumaları diye. İşte size başka örnekler:

Eskiden NATO’yu kem görürdük, ne işimiz var NATO’da diye tepkimizi koyardık. Bugün ise NATO’cu olmanın faziletlerinden, askerlerimizi NATO uğruna Afganistan topraklarına gömmenin gururundan dem vuruyoruz. Sadece kırgınlığımız kaldı NATO’ya, o da Suriye’ye müdahale etmediği için.

“Eski Türkiye”de insanlar işkencelere maruz kalırlardı, sistematik bir işkence politikası vardı. “Yeni Türkiye”de ise işkence bitti. Ancak Pozantı cezaevinde yaşanan rezaletler, umarız “Yeni” sıfatının yanına “Taciz-tecavüz” sıfatlarını eklemez, Osmaniye cezaevindeki gibi insanları çırılçıplak soyup döven “Sapık” etiketinden uzak tutar.

Ha! Hakkını yemeyelim! “Eski Türkiye”de de insanlar inançlarından, taktıkları başörtüsünden dolayı okullara alınmazlardı, tıpkı “Kahrolsun israil” gibi yargı takibine uğrarlardı. “Yeni Türkiye”de de aynı uygulamalarda “Durmak yok, yola devam” edilmektedir.

Bursa’da başörtüsüyle okula gitmek isteyen kız çocuklarından birisinin babasına A L T I ay hapis cezası verildi, öncesinde de adli kontrole tabi tutulmuştu. İki velinin de aynı gerekçeyle yargılanmasına başlandı. Bakalım yargının hışmına uğrayan üç veliden hangisi en fazla cezayı alarak bu alandaki “rekora” imza atacak, bekleyip göreceğiz.

Ama her şeye rağmen ve her türlü ikircikli politikayı görmezden gelerek “Kahrolsun Esad!” diyelim de devletlulerimizin gönlü kalmasın!

Sahi, “Kahrolsun Esad” ın despotik rejiminde okullara başörtüsüyle gidenler okullara alınıyor muydu? Ya da başörtülü öğrencilerin velilerine önce gözaltı, sonra adli kontrol, ardından da hapis cezası veriliyor muydu? Ya da “Kahrolsun israil” demenin cezası acaba despot Esad yönetimince nasıl tatbik ediliyor?

Bilmiyorum! Hiçbir fikrim yok! Çünkü devlet büyüklerimizin Esad rejimiyle sarmaş dolaş olduğu halvet döneminde Şam yönetimini asla kudsamadım, oraya “inanç” ve “dostluk” turlarına çıkıp Şam yönetiminin faziletlerini köşeme taşıyamadım. Üzgünüm!

 

Doğruhaber

Önceki ve Sonraki Yazılar