Gezi parkı ve dış mihraklar

Gezi parkı olayları ile alakalı olarak, “dış güçler ya da dış mihraklar” vurgusu çok yapıldı. Bu konuda çok uçuk teoriler dile getirildiği gibi, bilinen ve hiç göz ardı edilmemesi gereken hususlar da erbab-ı kalem tarafından yazıldı, çizildi.
 
Bunların içinden parça parça olsa da “Hudson Enstitüsü”nün Taksim’deki patlama meselesi ve Yeni Şafak gazetesi ile medyada tanınan birkaç yazarın sık sık atıfta bulunduğu, “Neocon ve Siyonist” işbirliğini esas alan felaket senaryosu gerçekten üzerinde durulması gereken bir husustur.
 
Hükümeti kaos çıkararak düşürme ya da en azından hedonizmi(hazcılık, zevkçilik) esas alan seküler hayat tarzına sınırlama getirmeye niyetlenen Ak Parti iktidarına “balans ayarı çekme” şeklinde özetlenebilecek bu senaryonun, ayrıntılı bir şekilde hükümetçe de bilindiği sır değil artık.  Buraya kadar her şey net. Net olmayan ve sık sık eleştirilerimize maruz kalan ve böyle giderse kalmaya da devam edecek olan ise, hükümetin bindiği dalı kesme anlamına gelen tuhaf uygulamaları ve politikalarıdır.
 
Bir noktaya kadar aynı düşündüğümüz hatta aynı reflekslere sahip olduğumuz hükümet çevreleri ile, ayrıştığımız ya da ayrı düştüğümüz husus da esasen budur.
 
Meseleyi 2. Tekil sigası kullanarak somutlaştıralım: On yılı aşkın bir süredir içteki dinamikleri dengeleme adına şu an hedef gösterdiğiniz o dış mihraklarla girift hale gelmiş ilişkiler yumağının başınıza ne tür belalar getireceğini görün artık!
Dokuz vatandaşınızı uluslararası sularda katletmiş, büyükelçinizi alçak koltuğa oturtup bunun üzerinden kendi ırkını yüceltip sizi ise aşağılamış, son tahlilde ise, Gezi olayları münasebeti ile devleti ve milleti ile nerdeyse zil takıp oynamış, “Yedi kollu şamdan” ve “Ağlama Duvarı”nıın gölgesinde, devrilmeniz için dualar etmiş Siyonist rejimin istihbarat şefi ile hala ne ilişkiniz olabilir? Bu devede kulak misali saydığımız yalın gerçeklere rağmen, Mossad şefinin protokol düzeyinde ağırlanması ne demek oluyor?
 
Avrupalı Nato’cu müttefiklerinizin Gezi parkına olan iştahları ve medyalarındaki yenilir yutulur olmayan suçlama, karalama şeklindeki neşriyatlarına rağmen, onlara gösterdiğiniz ve kendi öz insanınızdan esirgediğiniz engin hoşgörü ve tahammülün kaynağı nedir?   
 
Yaman çelişki ve çifte standart kavramlarının dahi hafif geldiği bu paradoksal durumun, artık “Stockholme Sendromu” halini aldığını dostça hatırlatmak zorundayız.
 
Gelin en küçük bir fırsatta size kazık atacağı veya sizi satacağı bilmem kaç bininci kez netlik kazanmış bu dostlarınız(!) ve stratejik otaklarınızla olan ilşklerinize, Al-i İmran-28 ve Fetih-29. ayetler kapsamnda yeni bir standart getirin. Kuşkunuz olmasın bu, hem dünyanızı hem de ukbanızı aziz edecektir.
 
Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da yapılan PKK ve BDP ortak yapımı “Kürdistan Konferansı” ile ilgili olarak dile getirilen “Konferansa Kürdistan’ın tüm renkleri katıldı” yüksek(!) tespiti ile ilgili hususa değinmeden geçemeyeceğim.
Renklerin farklılığı meselesinde, aynı torna tezgahından çıkmış kişilere farklı etiketlerin vurulduğuna dair ki söyleyeceklerimizi bir başka yazıya saklayıp şu benzerliğe dikkatleri çekmekle yetineyim:
 
Doğrusu bu söz bana, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür!” yüce(!) hakikatini hatırlattı. Kürtlerin kaderi de bu olsa gerek. Hep çift yönlü zulümlere maruz kalmak. Doksan yıldır bizim adımıza kararlar alan kurtarıcılarımızın(!),  “Siz ne bilirsiniz cahiller, sefiller hepiniz Türk’sünüz işte, ne farklılığı ne hali!” dayatmasından henüz yakamızı kutaramamışken, şimdi de o sabık kurtarıcılarımıza özenen yeni yetme Kürt kurtarıcılarımız(!) benzer tespitlerde bulunmuşlar. Tabi ki bizim için, bizim adımıza...
 
Korkarım pek yakın bir gelecekte Kürtlerin Muazzez İlmiye Çığ’lığına soyunmuş bu sözcü büyüklerimiz(!) Meşrutiyet dönemi Maarif vekili(Milli Eğitim Bakanı) Emrullah Efendi ile aynı kaderi paylaşacaklar. Şöyle söylemişti Emrullah Efendi: “Şu mektepler olmasaydı Bakanlığı çok iyi idare edecektim!” Kürdistan’ın şeriat ve tarikat ile insicam etmiş yapısını, toplumsal hafızasına ilmek ilmek dokunmuş ve nakşolmuş dokusunu görmezden gelen her adım akim kalmaya mahkumdur.
Bizler bu işgüzarlık ve sahtekarlığın Türkçesinden çok çektik. Şimdi de Kürtçesini çekmeye hiç mi hiç tahammülümüz yok.
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar