Görmezden Gelmek

Siyasette “görmezden gelme” diye bir yöntem de var. Bunu en iyi uygulayanlardan biri hiç şüphesiz ki, Recep Tayyip Erdoğan’dır.

 

Kimi rakiplerine amansız saldırılarda bulunurken kimilerine karşı o meşhur taktiğini kullanıyor: Görmezden gelme.

Özellikle partisinden ayrılarak farklı alan ve kulvarda siyasi yürüyüşüne devam eden Erkan Mumcu ve Abdüllatif Şener’e karşı bu taktiği kullandı ve başarılı oldu Erdoğan.

Tüm bağırıp çağırmalarına hatta eleştiri ve hakaretlerine rağmen bu iki siyasetçiye hiç cevap vermedi.

İkisini de bu şekilde bitirdi.

Onlara karşı çok öfkeliydi başbakan.

İkisi de partide üst düzeyde görev almış, bakanlık yapmışlardı.

Sonra devreye birileri girdi ve yollar ayrıldı.

Erkan Mumcu, Anavatan Partisi genel başkanı oldu ve Ak Partiden kopardıkları ile bir de grup kurdu.

Şener ise CHP ve ulusalcıların gazına gelip cumhurbaşkanlığı hayallerine daldı ve partisiyle yollarını ayırdı.

Sataşmalarına hiçbir şekilde cevap vermeyerek onları bitirdi Başbakan.

Başbakana yanlış yapmışlar, siyasi anlamda onu arkadan hançerlemeye kalkışmışlardı.

O yüzden başbakanın onlara karşı olan üslubunun anlaşılabilir bir tarafı var.

Sorunun kaynağı muhataplarıdır neticede.

Peki ya diğer “görmezden gelme”lere ne diyeceğiz?

İslami çalışmalarıyla bilinen kimselere karşı yürütülen hukuksuzluklardan, devlet eliyle işlenen siyasi cinayetlerden söz ediyorum.

Mesela en son hukuk cinayeti…

Hüda Par yöneticileri, gazeteci, yazar ve İslami dernek yöneticilerine yönelik yargısal bir skandal yaşandı.

Tümüyle legal olan çalışmalara örgüt bağlantısı yaftası yapıştırılarak suçmuş gibi muamele yapıldı.

Dediğimiz gibi bu en son cinayet!

Aslında bu cinayetler uzun süredir devam ediyor.

6 yıl kadar önce Konya ve Diyarbakır’daki İslami STK temsilcilerine yönelik yapılan operasyonlar bu işin başlangıcı sayılabilir.

Sonrasında belli aralıklarla hukuk ayaklar altına alınarak operasyonlar yapıldı, İnzar Dergisi basıldı. Benzer örneklerde bilgisayarların hard diskleri kopyalanırken İnzar Dergisi baskınında bilgisayarlara el kondu ve aylarca geri verilmedi.

Derneklerin kapıları kırıldı, suç unsuru sayılabilecek malzemeler bırakıldı.

Tümüyle skandal olan İhya Der operasyonundan söz ediyorum.

Ama kolluk-yargı elele verdi ve İslami faaliyetlerden başka suçu olmayan Müslümanlara ağır cezalar verildi.

Ve 2011 yılı operasyonları…

Ülke çapında yüzlerce Müslüman gözaltına alındı.

Bu süre zarfında yandaş ve candaş basın sadece dezenformasyon ve karalama ile meşgul oldu.

İslami kuruluş, dernek ve yapılar sessiz kaldı. “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden cılız tepkiler ortaya koyanlar ise tepkilerinin hemen yanına mağdur Müslümanları suçlama ifadeleri eklemeyi de ihmal etmediler.

Hükümet kanadı ise sessiz kaldı.

Hukuk cinayetlerine karşı sivil toplum faaliyetlerine yönelik yapılan haksızlıklara karşı garip bir sessizlik…

Görmediler, duymadılar, konuşmadılar.

Üzerlerine gittiğinde haksızlığın vesayetçi yargıdan kaynaklandığını iddia ettiler.

Oysa operasyonların merkezinde polis vardı ve polis İçişleri Bakanlığına bağlıydı.

Delil ihdas ederek yargının önüne koyan, muhbirliğe zorlayan, komik gerekçelerle örgüt bağlantısı kurmaya çalışan polisti.

Ne bakanlıktan, ne başbakanlıktan ne de milletvekillerinden bir tepki gelmedi hukuk cinayetlerine yönelik.

Evet, görmezden gelerek kimi siyasi rakiplerini bitirmişti Erdoğan; ama görmezden gelerek hukuk cinayetini yok sayamaz!

Gözünü kapatabilir, kulağını tıkayabilir, diline kilit vurabilir; ama gerçeğin üstünü örtemez!

Hakan Fidan’a yönelik yargısal taarruza karşı her türlü önlemi alır; ama söz konusu başkaları olunca kılını bile kıpırdatmaz.

Partisinin başındaki “Adalet” kelimesinin ne işe yaradığını bir daha sorgulamalı.

İş işten geçmeden…

Zaman durmaksızın geçiyor ve gün gelir avuçlarımızı boş görürsek dizlerimizi dövmeyelim.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar