Menderes YILDIRIM

Menderes YILDIRIM

Halk konuşunca ceza kesmiş demokrasimiz

 Batı'ya açılımın resmi adı olan Tanzimat Fermanı'yla (1839) beraber; “sistem halkı dizayn; halk ise buna karşı direnmeye” çalışmıştır. Bu vesile ile de Sistem ya da Statüko; halkı, halk da sistemi hep bir başkası olarak görmüş.  Günümüze kadar da “Padişahlardan bürokratlara” hatta “halka” kadar çokça “kelle” alınmış ve verilmiştir.

Genelde tüm İslâm dünyasında, özelde de bizdeki  “açılım ve çözüm süreçleri” dışarının, özellikle de Batı'nın dayatmalarına karşı bir çıkış olarak başlamış.

Abdülhamit Devri; “Sorunları;” Ümmetin iç dinamikleriyle çözüp projeler geliştirme ve uygulama devri olmuştur. Kanun-i Esasi(1876Anayasası) ilanıyla işe çözümler aranmışsa da çıkış bulunamamış. Sultan; Ümmet coğrafyasından çağırdığı Cemaleddin Efganî, Mısır müftüsü Muhammed Abduh, Bediü'zzaman gibi ulemayı, gereğince değil istediği tarzda dinlemiş; kudemaya da haklı olarak güvenememiştir.

Uygulamalarının çoğunda, haklı olan Padişah; “tedbir, korku ve endişelerini” her alana yayarak “halkı, provakatörlerin” safına itmiştir. Akabinde gelen, “dinleme ve istişareden uzak olan İttihatçılar; halkı kullanarak girdikleri meydanları, halka ve muhaliflere dar etmiş; “Paralel Hareket(ler), Suikast ve Faili Meçhulleri(!?)” miras bırakmışlardır.

Kurtuluş Savaşı sonrası; Ankara Hükümetinde aksesuar olarak kullanılan Millî/Dinî karakterli I. Meclis'in(1921) yasaları, İttihatçı 1924 Anayasasıyla tasfiye edilmiş; yetmedi, “cihad(!) bakiyesi millet; te'dip, tenkil hatta idam edilmiştir. Öyle ki mazi; “alfabesine, takvim, giyim-kuşam, tarihine, Halifesine kadar..” reddedilmiştir

Avrupa'nın lütfenli telkinleriyle, kimi zaman test edilen “Çok Partili Hayat” ise -1946/50'lere kadar- her seferinde “tartışılamayan CHP'yle” sürdürülür.  Seçimler; “açık oy, gizli tasnifle” yapıldığından, halkın ne konuştuğu pek bir anlam taşımamıştır. Sürece kısaca bakalım:

Kemalizm'e karşı ilk çıkış olan “1946 Ruhu;” Celal Bayar öncülüğünde girdiği seçimde, “kazandığı bir seçimi kaybettiğini kabullenmek” zorunda kalmıştır. Kısmen şeffaf geçen 1950 seçimleriyse; Menderes'e  %56'lık başarı getirir.

Demokrasimizde, Milli Şef İnönü; “halk isterse Şeriatı bile getirir..” diyen Merhum Menderes'e; “Seni ben bile kurtaramam!” diyebilmiş, akabinde de bir başbakanın şahsında halk iradesi idam edilmiştir(1960).

1960 Darbesinden sonra beliren Kemalist korku ve komplolar %37'lik oy ve “1,7'lik” bir farkla CHP'yi iktidara taşır. Demirel'in yarıştığı Milli Şef(İnönü); 1965 ve 1969 seçimlerinde de sandıkta cezalandırılır.

Siyaset arenamız 1973 Seçimleriyle,  “Mücahit Erbakan Mektebiyle” tanışır. Alınan 48 vekil günümüz Türkiye'sinin de ilk harcını oluşturur. Bu Harçta; “I. Meclis; Şeyh Sait ve Said Nursi ruhuyla” -ayrıntılar dışında- çelişen bir durum da yoktu. “Özlem ve içerik” aynı, “metot” farklıydı. Ötelenmiş Mü'minler, Milli Görüş Lideri'yle; “Fetih Ruhu, Akıncı, Şehitlik (Metin Yüksel Tiplemesi); STK; Partileşme, Sendikalaşma” gibi kurumlarla tanıştı.

Anadolu halkının temelde muhafazakâr katmanları; 1961 anayasasının getirdikleriyle beraber farklı örgütlenmiş; fırkalara ayrılmış;  kan akıtıp can almıştır. Siyasi Yelpazemiz; “sağ, sol; komünist,İslâmcı, faşist..” gibi kesimlere ayrışır.

“Birbirleriyle savaşıp barışmaları kendi iradeleriyle olmayan bu dinamik neslin; “okuyan, cesur ve idealist fırkalarındaki gençliğine;” -her defasında- “darbelerin sihirli elleriyle” yaman dersler verilir.  Senaryo gereği “oyun oynanır istenen bir anda hakem bitiş düdüğü çalar; hâkimler de “bir Sağ'dan bir Sol'dan asarak..” adaleti(!) tecelli ettiriyorlardı.

1980 Darbesinin; “İslâm'ın ayak sesleri” diye algılanan Konya Mitinginin ahirine denk gelmesi pek manidar. “..Cumhuriyeti BİZ kurduk(!)” amma siyasette “Batıyı kıble seçen Kemalist azınlık” “BİZ'leri”  konuşturmuyor, konuşturmamaya da kararlıydı. 

Devlet, Derin'di. Halk ve Devlet'in aynı Türkü'den anladıkları da farklıydı. “Şu Fırat'ın suyu akar derindir/ Oy Oy!”

6 Kasım 1983 Seçimleri “devletçi zihniyetin “mera ve çayır(!?)” olarak gördüğü “mülkleri, ..satarım!” diyen merhum Özal'ın iktidarını getirmişti. Anlaşılan sandıkta halk “sivilleşme, özelleştirme, açılım ve çözüm önerilerini” konuşmayana değil, konuşana yol vermişti.

Merhum Erbakan'ın “11 aylık koalisyon” ama başarılı iktidarını kenarda bırakırsak;  ülke için 1995-2002 yılları, maddi ve manevi alanlar için “yıkım ve dram” devridir denebilir.

Her alanda çıkmaza girmiş “Zındıka'nın yasak ve hukuksuzlukları,” tüm şiddetiyle sürerken Muhafazakâr kesim, çoğunlukla “azameti” seçmiş; zorluklara meydan okumuş, destanlar yazabilmiştir. “Ruhsatı'n da gerisine” düşen Birileriyse; susmayı, güçlüye sığınmayı yeğlemiş –nedense- asli değerlerimize; “füruattır! Maşa olmayın! Asker, sadece görevini yapmıştır..” ifadelerini –bilerek ve ısrarla- kullanmıştır.

Talihsiz dönemde; “nice akademisyen, işinden ve unvanından olmuş; gözde bölümlerin son sınıflarında tesettür için muteber diplomalar terkedilmiş, gerektiğinde –din için-zehir içilmiş; akıllar zayi olmuş, sağlıklar bozulmuş. Emniyet ve özellikle de askeriyede kelleler alınmış; Yeşil Sermaye(!) kapılarına kilitler vurulmuştur.”

Mazlum halk yılmamış, İstanbul'dan Ankara'ya kadar “Sivil İnsan Zincirleri” oluşturulmuş; en önemlisi de “dua ve beddualar, Arş-ı Âlâya” ulaşmıştır.

3 Kasım 2002'deki AK Parti iktidarını getiren; mazlum halkı bunaltan, işte bu “yasak ve talan”  uygulamalarıydı! Zinhar unutulmaya! 7 Haziran Seçimleri; halkın, bilerek partileri cezalandırmak için verdiği bir ders; 1 Kasım Seçimleri ise çıkardığı “Şartlı Af Yasası'dır.”

Muhalefet, süreçte “ortak akla gelmemiş, hayırlı bir işe el atmamış, halkın dedikleriyle ikna olacağı yerde, halkı ikna etmeye çalışmış; İçerden çok, dış senaryolara güvenmiş; daha da kötüsü;  Eski Türkiye'nin yasaklarıyla konuşmuş; kimi İthal silahlara, kimisi de bu silahların yıkımının getireceği hasılatın nemasına güvenmiştir.”  Halk mı? O da; “al sana!” demiştir.

Anadolu halkı; siyasal bilinçlenmede artık hayli tekâmül etmiştir. Birilerini “sever veya sevmez” ama siyasileri, zaman zaman “tartar, değerlendirir” gerekirse bir kenara atar; bazen de “pire için yorgan yakar!” Tarihimize mal olmuş sözlerdir; “el mi yaman, bey mi yaman? El yamandır, yıkar senin bendini!” Halka rağmen var olunmaz! Biline!

Hür iradenin Konuşması İçin: Mevcut iktidar, güzel şeyler yaptı, yapıyor; ancak yetmedi, yetmiyor. Bu halkın kaybettiği o kadar çok kazanım var ki… Kemalizm ve Statükocuların tüm kazanımları; halka iade edilmesi gereken çalıntı kazanımlardır.

Bu gün Kürt Bölgesinde; “Mazinin CHP'sinin rolüne soyunmuş silahlı; profesyonel, Üst Akıl (Batılı Derinler)'in tüm maddi-manevi imkânlarını kullanan bir statükonun oluştuğu açıktır. Bu Ulusalcı Zihniyet; mazide CHP'nin halka rağmen sürdürdüğü kesintisiz iktidarın benzerine talip. Çözüm süreci, mutlak sürdürülmeli ancak zemini genişletilmiş aktörlerle.

Hep deriz; İktidar, kurumları tam ve kusursuz çalıştırmalı. Bu seçimlerde halk, Sayın Cumhurbaşkanının duruş ve yüreğine, Sayın Davutoğlu'nun da vefakârlığına –her şeye rağmen- “devam” demiştir. Başkaca şans olmadığından, karar makuldür.  Halk; “verilen dersi anladıklarına, gereğini de yapacaklarına” güvenmiştir. Hakikatte; Muhalefet, hak ettiği için kaybetti; İktidar ise hakkı olduğu için kazandı, Rabbim kolaylık versin, şaşırtmasın!

Halk, ruhsat verdi, sabrediyor; nasıl olsa zaman sabretmesini bilmez! Bu kez de maddi özellikle de “manevi ihtiyaçları” ötelenirse; “pire için yorgan yakabileceği” zinhar bilinmeli ves'selam!

Önceki ve Sonraki Yazılar