İlk taş kutsaldır

Söze rahmetli Timurtaş Uçar ile onu sorgulayan savcı arasında geçtiği söylenen meşhur bir anekdotla başlamak istiyorum.
Hani rivayet edilir ya!

Rahmetli Timurtaş Uçar Hoca, laiklik karşıtı söyleminden dolayı sanık sandalyesinde savcının huzurundayken söz döner dolaşır, bu arada roller ve görevler karışır.

Savunma pozisyonundaki Hoca İslam'ın verdiği izzet ve vakarla savcıya sorar:
- Şekeri çaya karıştırmazsanız ne olur?
Savcı:
- Şekersiz çay olur.
- Tuzu çorbaya koymazsanız ne olur?
- Tuzsuz çorba olur.
Hoca'dan son hamle:
- Peki, dini devlete karıştırmazsanız ne olur?
Savcı:
- Dinsiz devlet olur.
Timurtaş Hoca:
- Valla bak Savcı Bey siz söylediniz, ben bir şey demedim, der.

 

Doksan yıldır ensesinde boza pişirdiğin Anadolu insanının her türlü değerini zir u zeber et, dini değerlerine hakareti marifet san, kişiliğine saldırıyı bile fikir özgürlüğü belle, ondan sonra Meclis başkanının laiklik ile ilgili konuşmasından dolayı kırmızı görmüş boğa kesil!
Hani fikir özgürlüğü vardı, hani insanlar fikirlerini özgürce ifade edebilmeliydi?

Helvadan putunuzu yemekle kalmayıp ırzına geçtiniz be!
Fikir özgürlüğü ile ilgili onca zırvadan sonra yaptığınız olsa olsa köksüzlük olur, siz buna öküzlük de diyebilirsiniz.
İsmail Kahraman, yetmiş beş milyon insandan yarısından fazlasının söylemek isteyip de söyleyemediği ifadelerin tercümanı oldu.

Ne dedi Kahraman?

“Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye'de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazımdır. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız. Peki, niye biz Müslüman bir ülke olarak, dinden kendimizi arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Niye? İslam İşbirliği Örgütü'ne kayıtlıyız, üyesiyiz, kurucusuyuz. İslam Kalkınma Bankası'nda varız. Bir İslam ülkesiyiz. Nedir yani? Neden? La dinilik olmamalı yeni anayasada ve dindar bir anayasa olmalı. Önce insan. Yeni Anayasa önce insan demelidir. Devlet insanın hizmetinde, vatandaşının hizmetindeki bir örgüt olmalıdır. Bizde tersine, devleti koruyan, ferdi ise hizmet ettiren noktada olan anayasalar olmuştur"

Burada laikliğe hakaret yok, Kemalist değerleri ağzına bile almamış Kahraman, sadece bir konudaki görüş söz konusu.

Düşünceler de son derece mutedil.

İnsanı öncellemeyen ve devleti kutsayan bir anayasanın yanlışlığına vurgu var.

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”
dizelerinin sahibi Kanuni Sultan Süleyman, bundan farklı bir şey mi söylemiş sanki?

Dolayısıyla Kahraman'ın ifadelerini de fikir özgürlüğü diye okumak gerekir.


Dünyada laiklik kavramının geçtiği sadece üç ülke söz konusu iken,  laikliği kutsal bilen zihniyet sanki tüm Avrupa'da laiklik varmış gibi bir tepki gösterip “Batı buna ne der?” zırvasını bile dillendirdi.

Necasetle cehaletlerini gizleyen köşe yazarlarından bazıları da bunu dillendirerek o köşeleri hangi saikler vasıtasıyla kaptıklarını gösterdiler.

Köşe kapmaca oyununda köşeyi kapan birçok kalemşörün zırvaları seviyelerini ele verdi bir bakıma.

***

Sizi gidi Demokrat geçinen demode kıratlar!

Peygamberimize hakaret pespayeliğini fikir özgürlüğü gören aşağılıklar, çırılçıplak yakalandınız. Bir meclis başkanı bile düşüncesini rahat ifade edemiyorsa hangi fikir özgürlüğünden dem vurabilirsiniz?

Biri “koltuğunu terk etsin” derken, bir başka zevat “talihsiz bir açıklama” diyerek tarifsiz bir alçalma örneğini sergiledi.

Tamam, alçak olduğunuzu biliyoruz, ancak çukurlaşma kartvizitiyle karşımıza çıkmanızı da doğrusu beklemiyorduk.

Hani ortada gün gibi bir hakikat var:

Doksan yıldır her türlü zulüm, dokunanın yakıldığı laiklik adlı kılıfla işleniyor.

Bu kılıfın ne menem bir paçavra olduğunu söylemek için İsmail'i bir adanmışlıkla birlikte biraz da kahraman olmak gerekiyor.

Ve tam da bu noktada İsmail Kahraman, söylenmesi gerekeni söylemiş oldu.

Bundan sonrasının bir ehemmiyeti yok.

Çünkü daima ilk taş kutsaldır.

 

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ DEĞİL FİKRİ ÖZÜRLÜLÜK

Temel ilkeler altı, bütünleyici ilkeler beş.

Yaşamı çakma, felsefesi çakma bir zihniyetin ilkeleri de iman ve İslam'ın şartlarından esinlenilmiş çakma maddeler. Sayılar bile çakma olmakla birlikte, dini değerlere çakma söz konusu.

Altı ilke, altı okla şekillenmiş. Ve altı ok, yüz yıldır sadece Anadolu insanının iman ve ahlâkına çevrilmiş.

Her bir okun hedefinde insanımızın bir kutsalı bulunmakta.

Altı okun hedefindeki Anadolu insanı, yirmi üç yıl bu okların sembol olarak kullanıldığı bir partinin despotik yönetiminde kaldı.

Tunceli halkı, bu okların ucunda can verdi.

Resmi kayıtlara göre on üç bin, gayri resmi kayıtlara göre elli bin Alevi bu okların saldırısı sonucu can verdi. Can veren Alevi ebeveynlerin çocukları, altı oku kutsal belleyen generallere evlatlık verildi.

Start verilmişti yıllar önce:

“On yılda on milyon genç yaratılacaktı, yeni baştan”

Öyleyse kimin umurundaydı gözlerden akan yaştan.

Altı okun zulmünden sadece insanlar etkilenmedi üstelik.

1940'lı yıllarda arpanın insanlar tarafından yenilmeye başlanmasından sonra eşekler isyan etmiş ve “zır zır ya ismet / te ceh jime stend da mıllet” diyerek isyanlarını dile getirmişler.

Altı ok, fikir özgürlüğünü esas alacak kadar da vicdanı hür(!) bireyler yetiştirdi.

Öyle bir nesil vücuda getirir ki, fikri özürlülüğü fikir özgürlüğü sanacak bir güruh peyda oldu.

Ve yönetmen Mustafa altı(.)oklar da bu haysiyet tarlasından nasiplenmemiş katışıksız bir haysiyetsiz.

Dikkat edin, yine karşımızda altı ok.

Bu “ok”un sansürden sonra başındaki harf “bipli” sansüre takılınca sözcüğün “ok”a dönüştüğünden adım gibi eminim.

Sözcük inkıtaya uğrayarak iki harfe düşmüş.

Başındaki harf sansür gereği kullanılamamış.

Bu konuda bahse girerim, yoksa bu kadar melanet ürün nasıl icra edilebilir?

Kimi zaman bir remiz, kimi zaman da bir soysuzun soyadı olarak belirir bu altı ok.

Bu hafta da yönetmen Mustafa Altı(.)oklar'da karşımıza çıktı “altı ok”.

"Katili de, hırsızı da, sapığı da imam hatipli. Vicdanını mı sattın? Kafan imam hatipli kadar mı basıyor? Ufkun bu mu?" sözlerini ifade özgürlüğü olarak sunan bu fikir fahişesine Yılmaz Özdil veya Müjdat Gezen gibi cevap vermek isterdim, ancak edebim elvermez.

Edep, dairesini zorlayıp patlamalara gebe… Öfke nöbetlerini geçiriyor ve edep bariyerini aşıyorum ki, editörün “dur” ihtarına takılıyorum bu sefer.

Editörü de yazarlığın yüz hilesinden bir iki tanesini kullanıp atlatmak mümkün ki bu defa okurlarımın eleştiri oklarına hedef olma endişesi var.

Yani bu oklardan kurtuluş yok.

Editör ve yazara karşı hesap verme sorumluluğum olmasaydı, Mustafa altı(b)ok, şimdi gün yüzü görmemiş iltifatlara(!) mazhar olup bir İmam Hatiplinin ufkunun ne kadar geniş olduğunu görecek, küçük dilini…

Neyse… Sustum…

 

DERDİN(M)İZ LAİKLİKMİŞ

Kılıçdaroğlu:”Kilis'e her gün füze atılıyor, sizin derdiniz laiklik.” demişti.

Biri Kılıçdaroğlu'na söylesin, hakikaten “Kilis'e her gün füze atılıyor, bu CHP neden laikliği koruma derdine düşmüş. Bırak artık bu masalı”.

Demek ki aynı cümleyi böyle de okumak mümkün.

Kılıçdaroğlu, sıkletinden ağır bir söz kullanmış yine.

Ülke ateş altında... Siz laikliği kurtarma çabasındasınız.

Başka derdiniz yok mu Kılıçdaroğlu?

 

BU SUYU HAK ETMİYORSUNUZ HAİNLER!

PKK, Nusaybin'in içme suyu şebekesine bombalı saldırı düzenledi.  Yani örgütün, Beyazsu Mahallesi'nde bulunan içme suyu hattının iki ayrı noktasına bombalı saldırı düzenlediği belirtildi.

Saldırı sonrası Artuklu, Nusaybin, Kızıltepe ilçesine su verilemediği ve hasar tespit ile onarım çalışmalarına başlandığı ifade edildi.

Biliyorum “alelade bir haber” ne işi var bunda diyorsunuz.

Evet, belki de öyle, ancak “PKK yapmamıştır” çünkü “PKK kendi halkına niye zarar versin ki?” diyenlere şöyle bir Nusaybin, Sur, Derik, Lice, Silopi, Dargeçit, Cizre, Şırnak ve Yüksekova'dan selam göndereyim(!) dedim.

Selamı getirecek ulaklarım da PKK'nın yol kesmelerinde tır ve kamyonları yakılan üç yüzün üzerindeki Kürt vatandaşlarımız olsun(!) dedim.

Posta aracı olarak da yakılan araçlar kullanılabilir(!)

Araç sıkıntısı varsa şehir içinde, YDG-H'nin kontaklarını alıp ateşe verdikleri araçlar da kullanılabilir(!)

Hendeğin kerametine inanıp, çaydanlıktan özyönetim devşirmeye inanmış saf beyinlere anlatacak fazla bir sözüm yok, ancak olayın perde arkasını aralamaya çalışanlar yine de iknâ olmadıysa ve bu anlamsız eylemler için sebep arıyorsa, sebep başlıkta gizli.

 

TERS BAKIŞ

DAEŞ HDP'YE SALDIRACAKMIŞ

İddia büyük.

Kaynak, İdris Baluken…

HDP'nin grup başkanvekili.

Konuştuğu yer, Türkiye Büyük Millet Meclisi…

“Bize iletilmiş resmi bir bilgi yok” demeyi de ihmal etmiyor.

Yani gayri resmi bir şekilde ele geçirilmiş bir bilgi söz konusu.

Ya haberi DAEŞ uçurmuş veya iki tarafa emri veren Batılı güçlerden alınmış.

Sadece HDP'ye saldırı mı olacak?

“Hayır” diyor Baluken.

CHP ve HDP'ye birlikte saldırılacakmış.

HDP'nin sokağa çıkamadığı, seçmeninin yüzüne bakamadığı bu dönemde böyle bir saldırının kan kaybından ölmek üzere olan HDP'ye kan, son nefesini verip mevta olmasına ramak kalmış bir harekete can olacağı muhakkak.

Eylemin HDP'ye yarayacağı ortada iken DAEŞ neden saldırır acaba?

Bütün sır bu soruda saklı.

DAEŞ, Esed'in sıkıştığı yerde gedik açan bir öncü, PYD'nin mağdur edebiyatını yapmasına vesile olan bir piyon, Tel Abyad'ı aynı PYD'ye savaşmadan teslim edecek kadar da misyon sahibi.

DAEŞ, Ortadoğu'da kirli yapıları temizlemek için kullanılan bir temizlik malzemesi özelliğinde. Hangi yapı kirliyse ona saldırır, onu paklar.

Çamaşır suyu gibi, leke bırakmaz.

HDP/PKK de gelinen süreçte çaydanlıktan özyönetim çıkaracak kadar hokkabazlık yapmaya yeltendi, çaydanlık çay faslıyla bitmedi. Billboardlarda musluklarda akıtılan kanın yerine çaydanlıklardan fışkıran kan lekelerini gördük. Kan lekesini de ancak çamaşır suyu çıkarır ki, bu bağlamda DAEŞ çoktan devreye girmeliydi.

Dolayısıyla HDP'ye saldırması, olsa olsa bilinçli bir tercih olur. Veya verilmiş bir görevin ifası…

Görevi veren yapı sufleyi de Baluken'e verince Baluken de derin bir istihbarat bilgisini ele geçirmişçesine bir açıklama yapar.

Aslında DAEŞ ve PKK, Hacivat – Karagöz oyunundaki iki kukla.

Kuklacı, perde gerisinde ses tonunu değiştirmekle yetinir. Bu oyunun ayırıcı özelliği kostümlü oynanması…

DAEŞ ve PKK'nın eylem tarzına bakın, aynı.

Sadece kostümleri farklı...

“Peki, HDP'ye saldırı planında olan DAEŞ, neden CHP'ye saldırsın?” demeyin. CHP ve HDP tarihlerinde hiç olmadığı kadar birbirinden uzaklaşmış. Bu ruh ikizi iki partinin yakınlaştırılması gerekir.

Bu yakınlaştırma, parti liderlerinin bir iki demeciyle sağlanacak gibi görünmediğine göre, mağduriyet ve ortak düşmanın belirlenmesi iki yapıyı çok daha iyi yakınlaştırır.

Hatırlanacağı üzere HDP'nin en eski hali olan HEP'i meclise taşıyan, zamanın SHP'si idi.

SHP dediğimiz, yasaklı CHP'nin yerine kurulan parti…

HEP'i meclise taşıyacak kadar büyük fedakârlık yapan SHP'nin devamı olan CHP'nin HDP'den uzaklaşması, Ortadoğu arenasında satranç oynayan oyuncuların planlarını bozmuş olacak ki, DAEŞ hamlesiyle bu ruh ikizi iki yapıyı yakınlaştırma telaşına düştü.

Saldırı olma ihtimali var mı?

Niye olmasın ki?

Sonucun kuklacıya yarayacağı muhakkak...

Önceki ve Sonraki Yazılar