İmam-ı Rabbani’nin Penceresinden Hoşgörü ve İslamofobi Tuzağı

Miladi 16. asrın sonları… Çok dinli çok kültürlü Hindistan’da  Babür  hükümdarı  Ekber Şah, hakimiyetini pekiştirmek, birliği tesis etmek amacıyla şeytani bir proje hazırlar. Hindistan’daki bütün dinlerin ortak esaslarından yeni bir din ihdas edilecek, böylece çeşitli din ve ırklar arasındaki anlaşmazlıklar son bulacak, karşılıklı hoşgörüye dayanan barış ortamı tesis edilecekti.
 
Projenin yürütülmesinde İslam engel görüldüğünden İslami eğitim ve ibadetler yasaklandı, saray mollaları marifetiyle İslami hükümler sulandırıldı, İslami değerlerle alay edilerek  Müslümanlara zulmedildi.  Hindu, Mecusi ve Hıristiyanlara ise imkanlar ve ayrıcalıklar tanındı.
 
Müslümanlar arasında “akılcılık” kisvesiyle yürütülen ve akideyi şeriatı hedef alan zındıka cereyanı ve hurafelerle asıl mecrasından sapmış çarpık tasavvuf anlayışı da eklenince Hintli Müslümanlar için durum içinden çıkılamaz  hale geldi. Zulmün, nifakın ve dalaletin en kesif olduğu bu coğrafyada hicri  971’de Ahmed Faruki(İmam Rabbani) bir güneş gibi ümmetin üzerine doğdu.  Daha çocuk denecek yaşta akli ve nakli ilimleri tahsil eden imam, genç yaşta ıslah ve tecdid hareketini başlattı.
 
Müslümanların atalet, dalalet ve çöküşünü “bozuk idareciler, sorumsuz alimler ve tarikat-ı şeriattan ayıran mutasavvıflar”  şeklinde üç ana sebebe bağlayan müceddid imam, çalışmalarını buna göre yürüttü. Öncelikle İslam şeriatını akli ölçülerle de ele alarak akılcıların ve felsefecilerin hücumlarına karşı koyup vahyin felsefeye üstünlüğünü ispatlamıştı. Tarikatın ihlâsa götüren bir yol olduğunu ve şeriattan ayrı olamayacağını belirtmişti. Akıl ile kalbi, şeriat ile tarikatı, medrese ile dergâhı birleştirmişti. Açtığı medreselerde, kurduğu nakşi/müceddidi tarikatında binlerce talebe ve mürid yetiştirmişti. Bunlar sadece Hindistan’da değil Orta Asya, Anadolu, Orta Doğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’da teşkilatlı bir çalışma yürütmüşlerdi.
İmam, Ekber Şah’ın uyduruk  dinine prim vermemiş, diyalog ve hoşgörü kisvesi altında İslami hükümlerin sulandırılmasına, tahrif edilmesine engel olmuştu. Diğer din mensuplarının da birçoğunun hidayet bulmasına vesile olmuştu. Ekber Şah’tan sonraki hükümdarlar bile sonunda imama  tabi olmuş, siyaset alanında da tecdid ve ıslah yaşanmıştı.  İslam âlemindeki etkisi o kadar fazla ve kalıcı olmuştur ki kendisine “Müceddid-i Elf-i Sani(ikinci bin yılın müceddidi) denmiştir.
 
Günümüze gelince…
Müslümanlar yine zulüm ve katliamlara maruz kalmakta, hor ve hakir görülmekte, mütemadiyen mukaddesatlarına dil uzatılmaktadır.
 
Modernleşme, çağdaşlaşma projeleriyle, akılcılık fitnesiyle İslami hükümler sulandırılmakta; İslami yaşam tarzına ve İslam akidesine, sünnete sinsice saldırılmaktadır.
 
Islam’a yönelik komplo ve saldırılar devam ederken Müslümanları tepkisiz kılmak, izzetli karşı duruşlarını engellemek için de zahiren alımlı ve makbul görünen aslında uyuşturucu işlev gören bir tavır ve anlayış da İslam toplumunun bünyesine tuzak olarak zerk edilmiştir: hoşgörülü, müsamahakar olmak ve islamofobiyi etkisiz kılmak için dinler arası diyalogu geliştirmek.
 
Yeminli İslam düşmanlarına,  emperyalist işgalcilere karşı bile hoşgörüyle hareket etmeliydik. İslam”a, Peygambere ve mukaddesata küfredenlere ifade hürriyeti diye anlayış göstermeliydik. Yeniden hortlamış haçlı zihniyetine ve zararlı ur gibi yayılan siyonizme rağmen ehl-i kitap incitilmemeli, onlarla yakınlaşmanın yolları aranmalıydı. Batılılardaki İslam korkusunu, islamofobiyi bertaraf etmek için radikal İslamcılarla aramıza mesafe koymalı, onları izole etmeliydik.
İslami anlam ve çerçevesinden soyutlanmış bu çarpık hoşgörü anlayış, maalesef bazı İslami yapılar ve şahsiyetler üzerinde etkili oldu.    
 
Bu çevreler emperyalizmin öncü kuvveti olan misyonerlerin, Vatikan’ın icadı olan “dinler arası diyalog” tuzağına balıklama atlarken bu anlayışın İslami tahrif ve tahrip amaçlı olduğunu anlamadılar veya anlamak istemediler. Hoşgörüyü dillerine pelesenk etmiş bu çevreler İslam’ın aksiyoner ve mücadeleci yönünü gizleyerek eksik ve yanlış bir din anlayışının yayılmasını sağladılar.
 
İşin garibi bu hoşgörü havarileri nedense kendileri dışındaki İslami yapılardan hoşgörüyü esirgeyerek onlara mesafeli, soğuk hatta bazen düşmanca davrandılar. Ümmetin sorunlarıyla ilgilenmediler, dertleriyle dertlenmediler. Suriye’deki içler acısı durum, Irak’taki kıyım ve talan, Afganistan ve Pakistan’da her gün ABD insansız hava araçlarıyla katledilen çocuk ve siviller, ciddi anlamda bunların gündemine gelmezken ırki taassubu körükleyen, batılı yaşam ve eğlence tarzını özendiren şarkı yarışmaları ve olimpiyatlarla mest oldular.
 
Gayr-i Müslimlerle kurdukları diyalog ve yakınlığı İslami cemaat ve camialardan esirgediler.
Oysa bin yılın müceddidi bakın ne diyor: “İslam ile küfür kıyamete kadar birleşemez, kaynaşamaz. İslamın üstünlüğü, küfrün ve sahiplerinin zillet ve düşkünlüğüne bağlıdır. Bir kimse küfür ehlini yüceltse Müslümanları düşürmüş olur. Onları; Müslüman meclisine sokmak, onlarla arkadaş olmak, dilleriyle konuşmak… Bütün bunlar, onlara değer vermek demektir. Onlara layık olan; köpekler gibi kendilerini uzaklaştırmaktır.”(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, 163.mektup)
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.