İnsanlar ve soytarılar

Başlık, 15'li 16'lı yaşlarımda sıkça seyrettiğim tiyatro oyunlarından birinin ismidir.

İbrahim Sadri hem yazmış hem de Ulvi Alacakaptan ve rahmetli Hasan Nail Canat gibi tanınan şahıslarla beraber oyunda rol almıştı.

1. Dünya Savaşı'nın mağlubu Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan uydu devletlerin başına geçirilen “kral” veya “önder”leri hicvediyordu.

Bazen komik, bazen de trajik hikâyelerle izleyiciye soytarıdan kral çıkmayacağı mesajını veriyordu.

“Eşreften esfele” şeklinde de özetlenebilecek ve halen devam eden bir süreci özgün bir tarzla ele alıyordu.

26 Eylül'de Ankara Adliyesi'nde görülen Yasin Börü ve arkadaşlarının sekizinci duruşmasını seyrederken bu oyunu hatırladım.

Suça itilmiş, cinayet işletilmiş sanık sandalyesindeki zavallılardan birkaçı “Kürt olduğumuz için burdayız” şeklinde akıllarınca siyasi savunma yaptılar.

Örgüt tarafından içeride kendilerine dayatılan bir metni yarım yamalak okumaya çalıştılar.

Diğer yandan sanık avukatlarından biri ise,

“Ben açıkça söylemek istiyorum: Müvekkilim hırsızdır. Bu konuda emniyet kayıtlarına geçen birçok sabıkası vardır. Politik hiçbir düşüncesi yoktur. Orada bulunmasının sebebi de hırsızlıktır. Bu gerekçe ile tahliyesini taleb ediyorum.” demesin mi?

Bu sefer de aklıma Bağlar'ın tanınan meşhur hırsızı “Dız Elu” (Hırsız Ali) geldi.

Kantoncu, çukurcu, barikatçı zihniyet “Dız Elu”yu bir mahallenin komutanı ve sorumlusu yapmıştı.

Hızını alamayan Elu da yaşlı bir amcaya tokat atmıştı.

Kürtlük(!) adına elbette.

Kürtlük adına Kürde tokat!

Gururu fena halde kırılan yaşlı amca her şeyi göze alarak basına düşecek şekilde şu beyanatı vermişti:

“Hiçbir şey zoruma gitmiyor; ama bu hırsızın mahalleme yönetici yapılmasını ve bana tokat atmasını hazmedemiyorum.”

Güler misin, ağlar mısın?

Mahkeme salonunda da aynı şey.

Kürt olduğu için burda olduğu söyletilen tetikçi serseriler, kendilerini sokağa dökerek katil haline getiren siyasi parti eşbaşkanlarından birinin Türk ve katlettikleri gençlerin tamamının da Kürt olduğunun farkındalar mı bilmiyorum; ama şunu çok iyi biliyorum:

Gammazladığı arkadaşlarının hepsi öldükten sonra samanlıktan çıkan karanlık bir muhbirden devrimci, hırsızdan yönetici ve soytarıdan kral devşirmeye çalışan emperyalist uşağı zihniyet; yalandan bir tarihle Kürt halkını daha fazla kandıramayacaktır inşaallah.

Esasen bunun emareleri de görülmemiş değil.

6-8 Ekim sonrası tehditler ve korku imparatorluğu eşliğinde halkı onlarca kez sokağa dökmeye çalışmış, ancak hiçbir karşılık bulamamıştır.

Çünkü Kürt halkı sokağa çıkmanın ne anlama geldiğini 6-8 Ekim'de çok iyi anladı.

Bir halkın evlatlarının birbirine nasıl kırdırılmaya çalışıldığını çok iyi gördü.

Çocuklukları beraber geçmiş, aynı sokakta misket yuvarlamış gençlerden kiminin vahşi bir katil, kiminin de maktul hale getirilerek asırlarca unutulmayacak bir kin, nefret ve fitne tohumunun nasıl ekildiğine şahitlik etti.

Ve otuz yıldır “anti-emperyalistiz” yalanıyla kendilerini kandırmaya çalışan hırsız ve sefil zihniyetin emperyalizmin şahı ve padişahının bayrağını göndere çekerek nasıl deşifre olduğuna an be an tanıklık etti.

Yasin Börü ve arkadaşlarının görüldüğü mahkemenin de bu sürece katkı sunabileceğini düşünenlerdenim.

Azmettiricilerin, dönemin mülki amirleri, siyasi irade sahipleri ve kolluk görevlilerinin de mahkeme safahatına dahil edilmesi şartıyla.

İşlenen cürmün ağırlığına uygun bir suç vasfı nitelemesi ve bu ciddiyete uygun hukuk anlayışı ile.

Sonuçları itibarı ile bu dava insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamına alınarak; dünya hukuk ve siyaset literatürüne geçecek.

İşte o zaman, hem bir tiyatro oyununu seyretmekten hep beraber kurtulmuş; hem de bu halkın “Dız Elu”lara değil, Aliyy'ül Murtaza(r.a)'nın varislerine layık olduğu hakikatine bir adım daha yaklaşmış oluruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar