İrfanın hedefi

Her hareket eden canlının bilinçli olarak yaptığı ve kendi seçimiyle gerçekleştirdiği işler bir hedef gütmek zorundadır. Bir harekette bulunması gereken unsurlar, o hareketin başlangıcı, başlangıç noktasından çıkış şekli ve maksada ulaşmak için yolda yapılması gerekenlerdir.

Konuya dikkat ettiğimizde şu ortaya çıkar. Maksat aydınlanmadan, mesir ve mesirin başlangıcı önemini kaybeder. Bu yüzden irfanın en önemli konusu “arifin hedefi” konusudur. Öyleyse irfani sülûkta önce hedef belirlenmesi lazım. Yoksa belirlenmemiş bir hedef için yapılan amellerin boşa gitme ihtimali her zaman vardır. Hareket neye doğru olmalıdır? Hangi maksat, onun için mücadele edilecek kadar değerlidir?

Sadi'nin Gülistan'ından bir hikâye okuyalım.

Bir zahit padişahın sofrasına konuk oluyor. Yemek geliyor, az yiyor. Hakkında iyi düşünsünler istiyor. Namaz vakti gelince de kaza namazı kılacak kadar abartıyor. Tabi ardından şu meşhur beyit geliyor.

 “Korkuyorum ki Kâbe'ye ulaşamayasın ey cahil!

Bu senin gittiğin yol Türkistan'a doğrudur.”

İrfanın manası hakikati kalpteki şuhûdla elde etmek ve O'na ulaşmaktır. İrfani bakışa göre de saf hakikatten maksat sadece Zat-ı Akdes olan Allah Teâlâ'dır. Öyleyse arifin hedefi de şuhûd, visal ve Likaullah'tır.

Arif olan, Allah'tan başka bir şey için amel etmez.

Böylece içinde Allah'tan başka hedefler olan her irfani sülük, hedef itibari ile batıldır. Bu sapmadan başka bir şey değildir, tıpkı keramet elde etmek isteyen ya da makam sahibi olmak isteyen arifler gibi.

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ İbrahim (as)'a şunu söylemesini emrediyor:

“De ki: “Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun hiç bir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” Enam: 162-163

Hakiki bir Müslüman olmak bütün ibadetlerinin ve yaşam tarzının sadece Allah rızası için olmasına bağlıdır.

Kur'an-ı Kerim dünya ve ahireti birbiriyle mukayese ederek şöyle buyuruyor:

“Oysa ahiret, daha hayırlı ve süreklidir.” A'lâ suresi: 17

Yine Taha Suresi 73. Ayette şöyle buyuruyor:

“Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.”

Yani daha iyi olandan bahsedilecekse, bu sıfatı ( hayırlı ve sonsuz) sadece Hak Teâlâ'ya tahsis etmek gerekir.

Hz. Rabiat'ül Adviye diyor ki:

“İlahi! Bize bu dünyadan her ne kısmet ettiysen düşmanlarına ver ve bize ahiret için her ne kısmet ettiysen kendi dostlarına ver. Bana sadece Sen yetersin Allah'ım! Eğer sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennemde yak ve eğer sana cennet ümidiyle ibadet ediyorsam cenneti bana haram kıl! Eğer Senin için Sana tapıyorsam geriye kalan her şeyi yapmaktan beni alıkoy!”

Her salîk ve talip kendi talep ettiği şeye, maksadına ve mahbubuna doğru hareket halindedir. Her talibin bir talebi, her kasıdın bir maksadı ve her aşığın bir maşuku vardır. Ve bunlar visal için çaba halindeler.

Cevşen-i Kebir duasından şunu öğreniyoruz; en iyi talep, maksat ve mahbup sadece Hazreti Hak Teâlâ'dır. Öyleyse bunun dışında başka şeylerle motive olanlar İslam arifi olamazlar.

“Ey ariflerin sevinci! Ey sevenlerin en son arzusu!”

Herkesin sevinçli ve şad oluşu onun bilgisi kadardır. Aynı şekilde herkesin niyeti de onun anlama kapasitesi kadardır. Bu konunun beyanı yani Allah Teâlâ'nın işaret buyurduğu arifin sevinci ve muhibbin arzusunun sonu da, o arif ve muhibbin makamını gösteriyor. Bu da bize gösteriyor ki sevinci ve sevgilisi Hazreti Hak Teâlâ olan kişi ariftir.

Son olarak Hz. Ali (k.v) şöyle buyuruyor:

“Allah'tan uzak düşme korkusuyla ağlamak arifin ibadetidir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar