Kalk ve öfkelen Nemrudun çocuklarına

 Tarihinin, kara taşlarının şekillenmesiyle başladığı şehrim

Kara taşlarının kara talihini değiştirmesiyle…

Gerdanında Dicle'nin parıldadığı diyar,

Yunus'un Amediya'ya nasihatı…

Halid'in gedikten rahmine “Rahmeten Lil Alemin” den bir kâdim medeniyet aşıladığı kale.

Sırrını bir tek Süleyman'ın bildiği Gedikli Sur.

Sadrında Siret'i saklayan Sur'un Amedi.

Hüznümden taşları kararan Sur.

Sabrından burçları çatlayan Sur.

Üç mâbedin birlikte mabuda avuç açtığı Harem.

Onda doğduğum ve birkaç yılı hariç hayatımın tamamını onda geçirdiğim Amed'im; Amed'imin muhkem surlarla çevrili Sur'u.

Bilirim, tarihin tanıklık ettiği ve edebileceği birçok karanlık sayfalar yazılıdır duvarlarına nakışlı kitabelerinde. Çok görmüş, çok çekmişsin. Gün ışığı görmediğin günler kadar gün görmüşlüğün vardır.

Her bir sokağını karış karış bilirim her bir haneni kapı kapı... Zira ben sende doğdum, sende büyüdüm, sende şakaklarıma kar yağdı ve sende ölmek istiyorum, çocuklarımın mezar başımda akıtacağı hüzünlü gözyaşlarının sevinciyle.

Ben koynundayken âşık oldum, aşkına nispet.

Güneş ancak sen varken gönül rahatlığıyla doğardı doğudan.

Ben çocukken sen yaşlıydın, ben gençken sen çocuk… Ben yaşlandım, sen yeni doğmalısın yeniden doğmalısın kucağında büyüyecek çocuklara hürmet.

Sen, Sur'um! Sevdamın suru, irfanımın suru, hayalimin ve hayatımın suru; muhafızı.

Sen ördün etrafımı kalın duvarlarla; “örümcekler”den, örümcek kafalılardan korumak için.

Melikahmet'in Ortadoğu'sunda şekillenmişti Ortadoğu tasavvurumun ilk kıvılcımı Muhammed Abi'nin nezaketinde, ilminde, hilminde…

Sende tanıdım Halim Amca'nın beni benden geçiren yumuşaklığını. Seninle öğrendim annemim pişirdiği kuru fasulyeyi yemeden önce yalnız yaşayan Ahmet Dayı'ya utana sıkıla götürmeyi… Ve onu sevmeyi… Ve ona gidişimi fasulyeden daha çok sevdiğini bilmeyi…

Ne de sevinmiştim yetim komşumuz Cihat'ın Xale Mecit'in oğlu ile birlikte sünnet oluşuna; ne de sevmiştim Xale Mecit'i.

Bir mecburiyet mertebesinde bir gönüllülüktü yoksulun, yoksul komşunun kışlık yakacağını almak Sur'da.

Ta sokağın bir ucundaki âmâ Xaltiya Êyşo'yu bilmeyen, sevmeyen mi vardı. Az mı ses çıkarmadan elini tutup bizi tanımasını beklediğimiz… Ve Yakup hasretiyle “Yusuf'um sen misin?” diye isabet ettiği… Yusuf'a kavuşma coşkusuyla… Sıcaklığı hala elimde… Ne kadar “ölü”mün soğuk eline dokunsam da geçmedi Xaltiya Êyşo' nun sıcak dokunuşu avuçlarımdan.

Kardeşimle mektup gönderme mahremiyetinde idi muhabbetimiz Amed'in Sur'unda.

Çocukların korkulu rüyası hırsız Êlo'nun, tavuğunu çaldığı Nezire Teyze'den yediği terliklere gösterdiği sessizliği bile çok saygıdeğerdi ve Sur'un asaletindendi.

Anlatamıyorum seni, anlatamıyorum ta göklerden görülen resmini. Anlatmak mümkün mü ki şimdiki çocuklara seni? Çizsem mi çizgi romana “gözü yaşlı, üzgün, küskün, merhametli, mahzun” bir ay dedeyi? Belki anlardı çocuklar o zaman beni.  

Belki anlardı çocuklar o zaman seni.

Ben ölüyorum Kale!! Sen de mi ölüyorsun? Sen ölmemelisin. Sen daha bilmem kaç ‘asır' gömmelisin Mardinkapı Mezarlığı'na.

Söyle Kale! sessizliğin benden midir? Yoksa Turan'ın çocuklarının düşmanlığına mı? Ya da Nemrut'un çocuklarının taşkınlığına ve azgınlığına mıdır? Yoksa sabrının tufan öncesi sessizliği mi? Patladı mı, ‘helak' cinsinden sabrın...

Hiç alışık değilim bu haline. Hiç bu kadar uzamamıştı sabrın. Görmedin mi köstebekler yuva yapmış sokaklarında? Eşmişler yollarını, kabartmışlar toprağı öbek öbek. Lağım fareleri etrafı kokutuyor nezahatine ihanet. Sokaklarına setler çekilmiş; çukurlar kazılmış hiddetine töhmet. 

Duymadın mı yine değmiş mabedinin göğsüne namahrem eli? Bilmişliğimiz vardı mâbedlerin merkep barınağı yapıldığına ama duymamıştık merkeplerin mâbedleri barınak yaptığına.

Kalk ve uyan!

Ey kale! Ey sur! Kalk ve kükre. Kalk ve öfkelen Nemrut'un çocuklarının namertliğine. Yoksa öldün mü? Söyle nedendir sessizliğin?  Bir ses ver artık bana. Yoksa yıkarım, yakarım seni. Söküp atarım bağrımdan seni. Ve çıkarım Karacadağ'a seni şikayetim sebebince. Birikmiş öfkesiyle bir daha patlasın diye… Bir daha lavlarından taşlar devşireyim… Ve ölçüp biçip taşlarına şekil vereyim asırlar boyunca… Ve yeni bir “sur” inşa edeyim mâbedime siper, mahremime siper…

Ya da artık kalk Süleyman'a gösterdiğin hoşgörü edasıyla… Sait'lerin hürmetine… Dağ gibi kapılarının kapısında sehpalarının kurulduğu dağ gibi adamlarının hürmetine… Kalk ve silkin Ey Sur!

Kalk ve uyan! Nemrut tekrar ceberrut olmuş İbrahim'in başına.

Bir kertenkele mi olacaksın ağzında su ile yoksa gökleri yırtan Nuh'tan bir tufan mı?

Ne olacaksan ol ve çık artık meydana.

Ya da sokağa çıkma yasağının kalktığı! bir günde okutalım adına Ulu Cami'de bir sala.

…Sur'umuz oldu mevta diye!

Önceki ve Sonraki Yazılar