Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

Katliam Endeksinin Kazananları, Kaybedenleri

İslam dünyasının sancılı tüm bölgelerinde katliamlar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline dönüşmüşken bu uğursuz halkanın Suriye’ye sıçraması, katliam olgusunu sadece Suriye’ye münhasır kılmış bulunmaktadır.

Elbette bir yerde katliam yapılırsa, kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın bunun lanetlenmesi insani duygular taşıyan herkesin boynunun borcudur. Lakin katliamın gerçekleştirilmesine hizmet eden duyguların peşinden sürüklenmek de katliamların devamına davetiye çıkarmakla eş anlamlı olduğunu belirtmek gerekir.

Arap baharının hız kazanmasıyla beraber eski katliam halkalarına yenileri eklendi. Ancak Suriye’de yaşanan katliamlarda gösterilen tepkiselliğin benzer yerlerde aynı tepkilerle karşılanmıyor olması da oldukça düşündürücü. Burada algı operasyonlarını duygu sömürüsüne dönüştürerek yürüten küresel güç odaklarının hizmetindeki medya organlarının tavrı, katliamlar arasında ayırımcılık yapmada birinci derecede etkiye sahiptir.

Mesela bugün için prim yapma özelliğine sahip Suriye’deki gizemli katliamların temel hedefinin bu ülkeye bir NATO müdahalesini gerçekleştirmek olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur. Gerekçe de çok basit olarak şöyle ifade ediliyor: Katliamların durdurulması için dış müdahale şart! 

Peki, burada yapılan katliamlarda, dış müdahale isteminin gerçekleşmesinde ısrarcı olan güdümlü çevrelerin bu isteği gerçekleşirse katliamlar durur mu? İşte bunun için de Libya’ya bakmakta fayda var. Libya’da müdahale sonrası bile yaşanan aşiretler arası çatışmalarda ölen insan sayısı neredeyse Suriye’de yaşanan katliamların hiç de gerisinde değil. Ama medya görmemizi istemediği için göremiyorsak, o da ayrı mesele. Veya isterseniz bunların tümünü “devrim sonrası eğitim zayiatı” kategorisine almış olalım. Libya’da NATO müdahalesinin gerekçesi neydi? Sivilleri katliamlardan korumak!

Bugün bağımsız kaynaklarca açıklandığına göre müdahale öncesi Libya’daki çatışmalarda ölen insan sayısı yedi ile on bin arası olarak açıklanıyor. NATO müdahalesi esnasında ölen sivil sayısını merak eden var mı? Yine bağımsız kaynaklarca verilen rakam, yirmi ile yirmi beş bin arası bir sayı. O halde şunu soralım: Kaddafi’nin katliamları karşısında gökleri inletenler, NATO katliamlarına tepki verme başarısı gösterebildiler mi? Tabii ki hayır! Neden? Çünkü medya bu katliamlara ışık tutmadı… Çünkü büyük patronlar o katliamları görmemizi istemedi de ondan!

Şimdi aynı durum Suriye için geçerli. Suriye’de periyodik aralıklarla yapılan katliamların oluşturduğu infial ortada. Bu katliamların gerçekleşip bir müdahaleye dönüşmesi adına Amerika’nın, Suudi’nin, Katar’ın, bilumum Avrupa ülkelerinin tavırları da ortada. Hepsinden daha önemlisi, belirgin katliamların yaşandığı kritik süreçler de ortada. Ne zaman ki Suriye meselesi etrafında bölgesel ya da uluslararası bir toplantı yapılırsa, karar mekanizmalarına etkide bulunmak adına en ilkel yöntemlerle en vahşiyane katliamlar bir gecede oluveriyor. Evler basılıyor… Kadın çocuk demeden insanların boğazları kesiliyor… Elleri bağlanıp yakın mesafeden kurşunlanıyor.

Arap Birliği toplanıyor… Aynı gece vahşi katliamlar gerçekleştiriliyor!

BMGK acil toplanıyor… Hemen arkasından katliam haberleri!

“Suriye’nin Dostları” toplanıyor…   Yine katliam!

BM tarafından gözlemciler  gönderiliyor… Eş zamanlı olarak katliam!

Kofi Annan gelecek…  Katliam üstüne katliam!

Elbette bunlara, yaşanan çatışmalar arasında kalan sivillerin kıyımdan geçirilmesi dahil değil. Belli ki belirli katliamlar uluslararası karar mekanizmalarını müdahalecilik yönünde etkilemeye dönük seçici katliamlardır. Ve hemen arkasından medya tutuyor tempoyu… Esad güçleri yine katliam yaptı diye!

Esad rejiminin katliamcı kimliği elbette tanınan bir kimlik. Bunda kimsenin tereddüdü yok. Ancak müdahaleci güçlerin elinin zayıfladığı, uluslararası alanda yalnızlığa mahkum oldukları esnalarda Esad rejiminin elini tamamen zayıflatmak anlamına gelen şaibeli katliamları gerçekleştirip medya marifetiyle Esad yönetimine mal etmek, uluslararası ve bölgesel dengelerin necis emelleri açısından anlaşılır olsa da Müslüman kamuoyunun bu senaryolara aldanması, katliam endeksinin giderek yükselmesini de beraberinde getiriyor. Katliamlar, siyaseten alıcısı olduğu zaman gerçekleştirilir. Kirli mahfillerce gerçekleştirilen katliamların alıcısı konumuna düşmek, katliamlarda sorumluluk payına ortak olmak anlamına gelmektedir.

Zaten hemen akabinde katliam ortaklığına İran ve Hizbullah’ın da dahil edilmesi ve oluşan infialin mezhepsel zemine kaydırılması, kabaran duyguların ne tür iğrenç emellere alet edilebileceğinin de göstergesidir.

Tamamen siyasal çıkar hesaplarına dayalı necis eller marifetiyle gerçekleştirilen bir çok şaibeli katliam, failleri pas geçilerek mezhepsel çatışma zeminine çekilmesi, akl-ı selim sahiplerinin irdelemesi gereken bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Dikkat edilirse her katliam sonrası İran ve Hizbullah faktörü ön plana çıkarılıyor. Oysa Katliamlara özel önem veren birinci derecedeki aktör Amerika’nın doğrudan ya da dolaylı müdahaleci politikası olmasına karşın bu faktör, ihtimal olarak bile aynı çevrelerce dile getirilmiyor.

Oluşan katliamlarda Amerikan cenahını bilumum bileşenleriyle sorgulamak yine aynı çevrelerce İrancılık ya da Esadçılık olarak etiketlenirken, tersini iddia etmenin de bu mantıkla Amerikancılığa/NATOculuğa tekabül ettiğini nedense kimse görmek istemiyor.

Bu kördüğüm hem fitnelerin kapısını ardına kadar açıyor; hem de fitneyi canlı tutmanın aracı olarak katliamcılara doping etkisi yaptırıyor.

Biliyorum yine aynı soru sorulacaktır? Zalim Esad katliam yapmıyor mu? diye. Zalim Esad tabii ki katliam yapıyor. Ancak Zalim Esad’ın elini uluslararası alanda tamamen zayıflatacak çok kritik bir eşikte yapılan Hilve katliamını Zalim Esad’a yüklemek, hiç de Zalim Esad etiketiyle uyuşmuyor. Böyle kritik bir eşikte Zalim Esad’ın Hilve katliamını gerçekleştirmesi, ancak Esad açısından “siyasi eşeklikle” izah edilebilir. Kaldı ki katliama uğrayanların büyük çoğunluğu Alevi, Esad yanlısı ve son göstermelik seçimde seçilip parlementoya giren bir milletvekilinin aşiretinden olan kimselerdi.

O halde kimler yapıyor bazı gizemli ve kritik siyasi eşiklere denk düşen katliamları? Evvela şunu belirtelim. Irak’ta daha düne kadar Cami, çarşı, pazar, merasim, düğün, cenaze töreni demeden her yerde bomba patlatmayı “Cihad-ı Ekber”den sayan çılgın gruplar, kral hazretlerinin inayetiyle büyük oranda “Suriye cihadı”na yönelmiş durumdadırlar. Yine Bağdat merkezli şaibeli eylemlerin bir çoğunu organize eden Amerikanın paralı asker  tayfası büyük oranda Suriye’ye kaymış durumda. Semir Caca’nın milisleri buraya yönelmiş bulunmakta. Mustakbel partisinin lojistik imkanları tamamen Şam yollarına amade olmuş durumda.

O halde şunu diyebilir miyiz? Çılgın bombacılar ya da Amerikan paralı askerleri Esad’dan daha mı insancıldırlar?

Esad’a gelince; Şam’daki sarayını güvene almakla kirli hesaplara kurban giden Suriye halkının dramını artık “kapsamlı dış savaş” tehdidiyle geçiştiremez. Bir ülke başkanı, kendi güçlerinden ya da çılgın/gizemli gruplardan kendi halkını koruyamıyorsa, o koltukta kalmasının da bir anlamı kalmamış demektir.

Doğruhaber Gazetesi

 

Önceki ve Sonraki Yazılar