Kemal'in içine Kemal kaçmış

Başkanlık sisteminin içeriği tam anlamıyla açıklanmadan sistemi koşulsuz savunmak ne denli yanlışsa bu sisteme koşulsuz karşı çıkmak da bir o kadar yanlıştır.
Önce isteyenler ne istediklerini açıklayacak ki karşı çıkanların neye karşı çıktıklarını anlayalım.

Ana muhalefet partisi genel başkanının Kılıçdaroğlu'nun "başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz” ifadesi totaliter bir sistemde yaşayan, diktatör olma hevesindeki yeni yetme siyasetçinin konuşacağı sözlerdir. Kan sözcüğü de Ortadoğu bataklığında tribünlere oynayanların prim yapmak için kullanacakları en ucuz sözcüktür.

Yoksa Türkiye gibi parlamenter sisteme iradesiyle(!) girmiş, kuruluşundan şimdiye kadar halkın geniş katılımıyla seçimler yapmış, çok partili hayatı kuruluşunun ilk yıllarından(!) itibaren içselleştir(il)miş bir ülkenin ana muhalefet partisi liderine yakışmayan sözlerdir sarf edilenler.

Parlamenter sisteme kanla mı geçildi ki başkanlık sistemine kanla geçilsin?

Sanırsınız ki parlamenter sistemin basit bir aksesuarı olan şapkayı kabul ettirmek için beş bin insan öldürülmüş bu ülkede.

Sanırsınız ki İskilipli Atıf Hoca suçlu(!) olmadığı halde katledilmiş.

Sanırsınız ki Kurtuluş Savaşı diye tabir olunan savaşların toplamından daha fazla insanımızı Dersim kalkışmasında katletmişiz.

Sanırsınız ki bir gecede birinin emriyle alfabe değiştirilmiş, ülke aydını okuma-yazma bilmez bir halde uyanmış, bir ülke insanın yüzlerce yıllık hafızası silinmiş.

Sanırsınız ki en yakın arkadaşının kurduğu partiyi uyduruk gerekçelerle kapattırıp ülkeyi yirmi üç yıl tek partiyle yöneten bir parti, ülkede iktidar olmuş.

Sanırsınız ki yirmi üç yıl boyunca millet meclisindeki vekiller birileri tarafından atanmış.

Tüm bunların, bir adamın iki dudağı arasında çıkan sözler olduğunu düşünme gafletinde bile bulunabilirsiniz.

Sahi, Kemal'in içine başka Kemal mi kaçtı ne? Gandhi diye parti başına geçen adamın gözlerini kan bürümüş.

“Senin adın Kemal benim adım Kemal, isimlerimiz birbirine karışıyor; sen son üç harfini büyük yaz” dese Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kılıçdaroğlu ona karşı çıkabilir mi?

Pardon, “Gazi” ve “Paşa” sanlarının kullanılmasını yasaklamıştı Gazi Mustafa Kemal Paşa, böyle yazmamız tamamen el alışkanlığından.

***

Kandil sözcülerinden Besê Hozat'ın Kemal Kılıçdaroğlu'na ittifak çağrısından sonra bu açıklama da neyin nesi demeyin, tamamen tesadüf.

Yoksa ne Besê Hozat'ın ve mensubu olduğu Kandil'in  ne de Kılıçdaroğlu ve mensubu olduğu CHP'nin geçmişinde kan izine rastlamak mümkün.

CAN DÜNDAR'A SALDIRILDI (MI)?

Adliye çıkışı kameralar önünde provası yapılmamış, metni oyuncuların eline son dakikada tutuşturulmuş bir tiyatro oynandı ve hepimiz trajedi niyetiyle ortaya konulan oyunu komedi niyetiyle izledik.

İzlerken göz yaş dökmedik değil. Ancak gözyaşlarımız aşırı gülmekten.

“Fazla gülmek kalbi karartır” hadisine nispet olsun diye oyunun sahnelendirildiği muhakkak.

Darbükatör Baryam da olsaydı, hele İlyas Salman'ın saf Bilo rolü… Tadından geçilmezdi oyunun.

Neyse Can Dündar'ın Avukatı ve eşi Dilek Hanım da Levent Kırca'ya “Olacak O Kadar” dedirtecek cinsten performans sergilediler.

Aktör(saldırgan) silahını patlattıktan sonra, Can Dündar'ın avukatı, saldırganın silahsız olan elini tutuyor, silahlı el boşta… Ancak aktör, silah sıkmaktan vazgeçiyor.

Can Dündar CANhıraş bir kaçışla eşini saldırganın yanında bırakıp kaçıyor, yani erkekliğin onda dokuzunu yerine getiriyor.

Baş aktörlerden Dilek Dündar, bir kahramanlık örneğini göstererek saldırgana doğru koşuyor.

Tam da Nene Hatun veya Şerife Bacı'nın torunu diyeceğiniz, cesaretine hayran kaldığınız, eşinize “ne fedakâr eşler var, bak hanım!” diyeceğiniz bir sırada, o da ne?

Dilek Hanım elini çantasına atıyor. Eyvah diyorsunuz, ya silah çıkarırsa!

Şaşkınlıktan küçükdilinizi yutacak duruma geliyorsunuz. Gözünüzü kapatıp bir daha açıyorsunuz. Gördükleriniz tamamen gerçek. Dilek Hanım'ın akıllı telefonun çıkardığını görüyorsunuz.

Olacak o kadar, bayanda silah yoksa herhalde telefonu fırlatacak diyorsunuz ki ikinci şokla sarsılıyorsunuz.

Ve Dilek Hanım'ın sosyal medyadaki hayranlarını hayran bırakacak fotoğraf çekimlerini görüyorsunuz.

Selfie çekmeye doğru ilerliyor ki polisler araya giriyor.

Dilek Dündar'ın söz konusu polislere dava gelen haberler arasında.

Zira çekeceği selfie ile yüzyıllarca adından söz ettirecekti ki bu fırsattı polisler yüzünden kaçırdı.

Başka oyunda buluşmak üzere..

ÂLİMİN-ÂLEMİN ÖLÜMÜ

“Âlimin ölümü âlemin ölümüdür” der ‘göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni'

Öyleyse ya âlimlerin katilinden daha büyük bir katil olabilir mi?

Bangladeş'te iktidardaki Avami Parti yani bizim kullanımımızla Halk Partisi, katılımın % 10 civarında olduğu ve ülkenin otuz beş yerinde oy kullanılmayan bir seçimle iktidara geldiğinden beri ülkedeki onlarca âlimi katletti.

Batı'nın kendisine bahşettiği tasmayı ziynet eşyası sanan Batı finosu Şeyh Hasina'nın gerekçesi oldukça basit:

Ülkeye ihanet.

“İngilizlerle işbirliği yapan Şeyh Said” ifadesi ve Bangladeş Halk Partisinin iddiaları, size bir şey hatırlatıyor mu?

Bangladeş'te hükümet tarafından kurulan savaş suçları mahkemesinde yargılanan muhalefetteki Cemaat-i İslami partisinin lideri Motiur Rahman Nizami'nin idam edilmesi, kemikleri dışardan ithal edilen bir itin sahiplerine karşı görevinin ifasından başka bir şey değildir.

Zaman veya zeminin değişmesi fark etmiyor. Batı, farklı zamanlarda farklı cüceleri yüceleştirmek için aynı tiyatroyu tekrar tekrar sahneye koyabiliyor.

Biraz dil üzerinde de çalışıldı mı sahnelenmesi zaman almaz, zira mekânın önemi yok.

Hem bu oyunun etki alanının bir ülkeyle sınırlı kalmayacağı da muhakkak.

İslam'ı ölüm kusan bir din, kendilerini de terminatör sananlar için bulunmaz bir fırsat olur Rahman Nizami'nin idamı.

Batı da içinde ifrazat olarak gördüğü bütün küresel cihatçıları bir yerde toplatıp önce diğer Müslüman gruplarla çatıştırır, daha sonra çatışan ve çatıştırılanın toptan infazına başlar ve bir taşla kuş(beyinli) sürüsünü avlar.

Ölen Müslüman, öldüren Müslüman, kan ve gözyaşından geçilmeyen belde de diyar-ı İslam.

Kaos ve kargaşanın hüküm sürdüğü Ortadoğu bataklığında Şehit Motiur Rahman Nizami'nin kaleme aldığı son sözleri bizim için ufuk açıcı olacaktır sanırım.

Sizleri Bangladeş Cemaat-i İslami lideri Motiur Rahman Nizami'nin idamına saatler kala ümmet için kaleme aldığı mektuptan bölümlerle baş başa bırakıyorum:

“Rabbim dinini doğru olarak anlamayı ve doğru anladığımız dini dosdoğru yaşamayı nasip etsin. Bu yolda bedel ödeyenlerden razı ol!

***

Doğduğumda nikâhlandığım ve son nefes diye zaman tayin ettiğim buluşmaya gidiyorum. Korkmuyorum. Ardımda pişmanlıklarım var ama üzgün değilim. Kırgınım. Sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları dökenlere, kıyama kalkmayı kolay zannedip elindekini muhafaza etmek için bahane arayanlara kırgınım. Bu kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Bunları söyleyeceğim.

Vuslat bu. Nerede buluşacağı belli olmuyor insanın. Bazen 14 yaşındaki bir kızı Kudüs'te pazarda buluyor. Kafasına sıkılan bir kurşunla göçüyor. Elbisesine bulaşıyor kan. Huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu.
Bazen vuslatına yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için önce evinden ayrılman gerekebiliyor. Sonu görünmeyen bir yolu merakla yürümen gerekiyor. Yol bitip de deniz başlayınca acı acı yutkunmak serbest suya atlamadan önce. Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu. Kıyıya canlı varıyorsun sonra cansız vuruyorsun.

Bazen evinde de buluyor seni. Dumanlar yükselmeye başlıyor birden. Zaten taş binada oturmasına izin verilmeyenlerin çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günü her saati bir “ah” asılır Arakan'dan o gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar. Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser, Peygamber (s.a.v)!

“Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler…

Ahzab suresinde övülen adam ve kadınlardan çok anlatabilirim size. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor da size pay düşmeyecek mi zannediyorsunuz? Daha ilkokulda öğretmene şikâyet edilmekten korkanlar! Sizi Allah'a şikâyet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı, her yapmadığınızı, her söylediğinizi, her sustuğunuzu, her gördüğünüzü, her gözünüzü kapadığınızı, her oturuşunuzu, her kalkmayışınızı bir bir not aldım. Her şeyi anlatacağım.

Ben gidiyorum…

Ardımda bir fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu bir imtihandı. Kolay olacağını söylemedi kimse; sancısız olacağını, bedelsiz olacağını da.  Bu yola baş koymak, sonunda gerekirse bu uğurda o baştan vazgeçmek demekti. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınmış olabilir. Siz kimsiniz ki..!

Ben gidiyorum…

Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Resul'ün yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya…

Ben gidiyorum…

Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şehadetin şehit gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah'tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim.

Ben gidiyorum…

İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde sadece aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, kardeşlerim. Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.

Ben gidiyorum…

Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın bir yolunu bulmanızı sağlasın. İpler adedince baş istense, ama deseler ki bu bedel kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmez canımız bedenimizi. Mükâfatını ondan biliriz. Kalanlara ibret olmadığı üzer bizi…
Size son sözlerim şudur;

“Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah'tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ile görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlâk yoluna önem vereceksiniz. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah'ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile beraber değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah."

TERS KÖŞE

Eğitim Zayiatı

Aylardır “çatışmaları şehirlerden çekin” diye uyardık, dinleyen olmadı.  Çatışmaların bile isteye şehirlerin içine çekildiği, çözüm sürecinde şehirlerde yapılan silah yığınağından anlaşıldı.

Her saldırı, düşman bellenmiş kesimden bir kişiyi götürüyorsa, Kürt halkından da on bir kişiyi götürüyor, kimin umurunda.

Hendek siyasetinden sonra bölgenin durumu ile ilgili konuşulacak kelam kalmadı, zira kalem isyanlarda.

Kızıltepe'de bombalı saldırıda iki polis yaralanırken on sekiz sivil yaralanmıştı. Derken Çınar, Ankara, Bursa Ulu Cami'nin avlusunda caminin ululuğuna nispet yaparcasına bir alçalma ve son Diyarbakır saldırısı iddiamızın teyidi için sadece birkaç örnek teşkil ediyor.

Sivillerin zarar görmesi PKK için asıl niyet değilse bağlanmış bir basiret olabilir.

Son Diyarbakır saldırısında ölen üç vatandaşın PKK'lı olması, saldırıların nedeni ile ilgili iki seçeneği akla getiriyor:

Ya örgüt “her evden bir ceset çıkarsa, cesedin çıktığı evler artık bizden ayrılamaz” mantığında ya da gözaltındaki PKK'lılar konuştuğu takdirde PKK'nın ciddi darbe alma tehlikesi vardı ve örgüt tarafından susturulmaları gerekiyordu.

Aslında üçüncü bir seçenek de akıllara gelmiyor değil:

Çaresizleşen örgütün çırpınma çabaları veya nefesi kesilmeden son debelenmeleri diye ifade edilebilir.

Sonuçta eylemler hangi niyet veya amaç için yapılırsa yapılsın; şehrin içinde, masum insanların ölümüne sebep olduğu için lanetlenmeye müstahaktır.

Diyarbakır'ın Bağlar ile Yenişehir ilçeleri arasındaki Batıkent mevkiinde, polis midibüsüne bomba yüklü araçla yapılan son saldırıda ölenlerden  'terör suçundan' gözaltına alınan Tufan Tunç PKK örgütü suçundan gözaltındaydı ve adli kontrol için sağlık müdürlüğüne götürülüyordu ve malum saldırı sonrası can verdi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisi Tufan Tunç için bir anma töreni düzenledi.

Törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak, her ölümün acı ve zor olduğunu, bunu kabul etmenin de kolay olmadığını belirterek, “Kendisini buradan minnetle, saygıyla yad ediyorum, rahmet diliyorum. Ailesine, dostlarına, halkımıza başsağlığı dileklerimi iletiyorum. Meclisimizin en fedakâr üyesiydi. Her zaman kentimizde yaşanan sorunların çözülmesi, daha iyi çalışmalar yapılabilmesi için büyük bir fedakârlıkla çalıştı. Biz onu sonsuzluğa uğurladık ama yol arkadaşları olarak mücadelesini başarıya ulaştırıncaya kadar bu yol arkadaşlığımızın devam edeceğini buradan söylüyoruz”

Dilek, temenniler ve sonrası yapılan güzellemeler tamam, ancak “kentimizde yaşanan sorunların çözülmesi ve daha iyi çalışmalar yapabilmesi için fedakârlıkla çalıştı” cümlesine takılmamak mümkün değil.

Daha iyi çalışmaların olabilmesi için iyi çalışmaların yapılmış olması; iyi çalışmaların yapılması için de çalışma yapılmış olabilmesi gerekir.

Yerdeki çöpleri bile toplamayan bir belediyenin, mezarlıklarını halkın temizlediği bir belediyenin nasıl iyi bir çalışması olabilir ki?

Bırakın iyi bir çalışmasını, çalışması var mı Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığının?

Ha, hendek ve barikatlar için kullanılan kepçe makinelerinin operatörlerini tenzih ediyoruz. Onlar sahiden iyi çalışmışlar, haklarını yememek lazım.

Sonuç olarak; Tufan Tunç'un ölümüne PKK zaviyesinden bakılırsa iki sözcükle ifade edilir:

Eğitim zayiatı.

Önceki ve Sonraki Yazılar