Mehmet Güven ÖZER

Mehmet Güven ÖZER

Kim, kimi kimin için kınıyor?

 Saddam Hüseyin, 1988 yılında Halepçe'ye kimyasal silah ile saldırmıştı. Irak Baas rejiminin bu saldırısı sonucu; yaklaşık 5 bin Müslüman Kürt hayatını kaybederken, bir o kadar da yaralanan oldu. Tabi ortada bir vahşet vardı ve Kürdistan'daki halk, akın akın Kürdistan'ın diğer parçalarına doğru kaçışıyorlardı. Irak Kürdistan'ından, İran veya Türkiye'nin Kürdistan'ına kaçışlar sürerken, o sıralar yazılı basında bir cümle okumuştum: “Kim, kimi kimin ülkesinden kovuyor, kim kimi kimin ülkesinde kabul ediyor.” Gerçekten de Kürtler, kendilerine ait coğrafya parçalarında, Amerika ve türevlerinin çıkarlarına amade olan zamanın yöneticilerinin uygulamalarından dolayı, bir o yana bir bu yana savrulup durdular.

Sözde emperyal güçlere direnme adına kurulduğunu iddia eden Marksist/Leninist PKK, zamanla evirilip-çevrilip emperyal güçlerin kullanacağı bir yapı haline geldi. Batı dünyasına kendilerini şirin göstermenin en uygun dilinin; “Biz olmazsak Kürdistan radikal İslamcıların cirit atacağı bir bölge olur. Hem Türkiye, Irak veya Suriye'nin sizin için yapacağı hizmetleri, biz onlardan daha iyi yaparız. Sizin için Türk-Kürt-Arap pek fark etmiyor. Önemli olan çıkarlarınızdır. Ortadoğu'daki çıkarlarınızı, ha biz Kürtler, ha onlar sağlamış, değişen bir şey yok. Hal bu iken; bakın biz, Kürtlerin Fundamentalist olmasını da engelliyoruz. Kısacası biz size daha iyi hizmet ederiz.” olduğuna kanaat etmişler. Öyle görünüyor ki PKK cenahı, Batı'ya yaranmak amacıyla dinimizi, kadim kültür ögelerimizi terke hazırdır.

Ermeni tehciri hususunda, Kürtleri “Günah keçisi” haline getirmeye çalışmak, evvelden beri dile getirilen bir husus, hatta projedir. Hoş, Ermenilerin emparyalist güçler ile girdikleri dirsek teması sonucu tehcir edildikleri iddialar arasında. Yani, düşman sınıra yığınak yapıp saldıracak, “Millet-i Sadıka” diye anılan Ermeniler ise silahlanıp, kaleyi içten fethe hazırlanacak ama Osmanlı gelişmeleri bulunduğu yerden sadece seyredecek, öyle mi? Dünya'nın hangi ülkesi olursa olsun, kendini koruma refleksi içine girerdi. Osmanlı'nın yaptığı, düşmanla pazarlıklı olan unsurları sınırdan uzaklaştırmaktı. Bu sırada olanlar oldu ve ölümler gerçekleşti.

Ben bunları Osmanlı'yı haklı çıkarmak adına anlatmıyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun, haksız yere öldürülen insanların hamisi olmak veya en azından acılarını paylaşmak gerekir, bunun da farkındayım. Ancak ortada tehcir edip, öldüren ve tehcir edilip, öldürülenler var. Fail, zamanın Osmanlı idaresi, İttihat ve Terakki zihniyeti, mağdurlar ise Ermeniler, Süryaniler ve diğer halklar. En azından iddialar bu yönde.

Durum bu iken, sırf Batı âlemine şirin görünmek amacıyla, İsveç'te Ahmet Türk'ün katliamın failleri arasına Kürtleri dâhil etmesi ve Kürtler adına özür dilemesi, bütün Kürtleri sanık sandalyesine oturtmaktan başka ne anlama gelir? Ahmet Türk'ün açıklamasını birlikte okuyalım: “1914-15 yıllarında devletin bu kararlarını yerine getirirken, gerçekleştirirken maalesef Kürt Halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanıldı. Dedelerimizin, babalarımızın o katliama katılmalarının acısını biz bugün torunları ve çocukları yaşamaktayız. Asla ve asla bu kardeş halklarımıza çektirdiğimiz acıları unutmayacağız. Hiç bir zaman da unutmamak da gerekir. Süryani, Ermeni Halklarından ve Ezidi kardeşlerimizden bizleri bağışlamalarını diliyoruz.”

Ortada tarihçilerin tartıştığı bir konu var. İddia edilen katliamın üst akıl ve faili İttihat ve Terakki. Fakat kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları birkaç Kürt aşiretinden dolayı, sen tut bütün bir Kürt milletini katliamın sorumluları arasına koy. Batıya yaranmak adına Kürtlere ihanetten başka bir şey değildir bu. Hem İttihat ve Terakki zihniyetinden, Müslümanlar bunca acı çekmiş durumdayken, bu uygulama neden İslam adına oluyor?

Aslında gelmek istediğim nokta başka. 1990 yılında, PKK'nin etkinliğini kırmak ve işsizliği azaltmak adına, Güneydoğu Anadolu Bölgesine 90 bin kadro tahsis edilmişti. İşsizler form doldurup, müracaat etmek için uzun uzun kuyruklar oluşturuyorlardı. Hır gür içinde yapılan başvurular, Şırnak'ın İdil ilçesinde bir insanın canına mal oldu.

İşe girmek isteyenlerden bir kısmı haliyle PKK sempatizanı vatandaşlardı. Onlar da oluşan kuyrukta hır gırlara katılınca, İdil'de Mehmet Çiçek adlı şahsın sinirlenip, Abdullah Öcalan hakkında Sin Kaflı konuştuğu iddia edildi. “Vay, sen misin Abdullah Öcalan'a hakaret eden” diye adı geçeni bir akşam kıraathanede, oyun masasının üzerinde vurdular. Ortada bir anlık sinirden dolayı söylendiği iddia edilen hakaretamiz birkaç kelam vardı, o kadar. Ama karşılığı Mehmet Çiçek'in canı oldu.

Bunu neden mi anlatıyorum? İsterseniz ANF'nin 08.01.2015 tarihli haberine birlikte bir göz atalım: “KCK Yürütme Konseyi Eş başkanlığı, faşist çete güçlerinin Fransa'da Charlie Hebdo haftalık mizah dergisine yönelik yaptığı saldırı ve katliamı şiddetle kınayarak, katliamda yaşamını yitirenlerin ailelerine, Fransız basın camiasına ve Fransız halkına başsağlığı dileğinde bulundu.”

Bir tarafta Abdullah Öcalan'a hakaret etti diye PKK tarafından katledilen Mehmet Çiçek, diğer tarafta Hz. Peygamber (sav)'e çizgileriyle hakaret eden Charlie Hebdo için KCK tarafından yayınlanan mesaj. Herhalde başlığı koyduğum “Kim kimi kimin için kınıyor” cümlesi anlaşılmıştır.

“Bu ne yaman çelişki anne…”

Önceki ve Sonraki Yazılar