Kürt Evladı! Kendine gelmeyi düşünmüyor musun?

Toplumları derinden yaralayan felaketlerin mutlaka “İlahi ikâzı” barındıran bir yönü bulunmaktadır.

Maruz kalınan toplumsal felaketlerin “ilahi ikâz” boyutunu ıskalamak, maruz kalınan felaketleri belli bir süre için ertelese de mutlaka yeni ve belki de daha büyük felaketlere kapı aralamaktadır.

İslam dünyası, İslami değerlere sırt çevirip İslam dışı değerlere meylettiği günden beri hep felaketlerle boğuşmaktadır. İslam dışı eğilimler arttıkça felaketlerin boyutları da buna paralel olarak çeşitlenerek artmaktadır.

Maruz kalınan felaketlerin mutlaka görünür durumdaki sebep-sonuç ilişkileri vardır. Toplumlar, manevi faktörleri hiçe saymak uğruna, peşlerinden koştukları aktörleriyle beraber sadece maddi sebeplere odaklanmakta, böylece uğradıkları hüsran deneyimlerinden sıyrılabileceklerini hesaplamaktadırlar.

Durum biraz da şu tabloyu andırmaktadır sanki; Nuh Aleyhisselam, kopacak büyük tufandan korumak ve korunmak için kurtuluş gemisi inşa etmekte, her şeye maddi hissiyatla yaklaşan azgınlar ise, haber verilen büyük tufandan korunmayı, yüksek dağların tepesine çıkarak sağlayabileceklerini düşünmektedirler.

İslam dünyasının hali ortada. Deyim yerindeyse Nuh tufanı en kanlı boyutuyla esip gürlemekte iken, medet umulan yegâne çare, Washington veya Moskova'nın stratejik akıllarına sığınılarak inşa edecekleri yüce dağların tepesine çıkma hevesleri yarışa dönüşmektedir.

Nuh'un gemisi mi?

İlahi bir ikâz, uyarıcı bir mesaj dilinden dökülüversin, hemen “Kenan aklı” devreye girmekte, basit “marangozluk” suçlamaları, “Kenan'ın dağ stratejisi” altında ezdirilmeye çalışılmaktadır.

Nuh'un kurtarmaya çalıştığı Kenan, günümüz dünyasında yaşasaydı, kim bilir “Dağ” yerine hangi stratejik çıkarımlarda bulunur, hangi bölgesel/küresel ittifaklara kapak atardı?!

İslam dünyasında yaşanan tablo, maalesef budur. Kimi toplumlar tufanla cedelleşirken, kimilerinin “selamet” görüntüsü şimdilik “tufan öncesi sessizlik” şeklinde durmakta, hiçbir topluluk geleceğe dair ümitvar duygular besleyememektedir.

Gelelim Kürtlere…

Kürt halkı, birlikte yaşadıkları diğer topluluklara nazaran hep “İslami hassasiyetleriyle” tanınır, meziyetli sıfatlarla nitelendirilirdi. Geçmişleri de buna tanık olarak gösterilirdi. Doğrudur. Birlikte yaşadıkları toplulukların zaman içerisinde Kürtler üzerinde kurdukları ulusalcı tahakküm, inanç ve karakter yozlaşmasına karşı Kürtlerde bariz bir savunma mekanizması geliştirmişti. Ta ki içlerinden çıkan yozlaştırıcı unsurların, tahakkümcüleri tarafından beslenip başlarına musallat edilmesine kadar!

Küreselleşmenin beraberinde getirdiği kuşatıcı yozlaşmanın içeriden besletilip büyütülen ifsad şebekeleriyle ortaklaşa yürüttükleri köksüzleştirme hamleleri, maalesef günümüz itibariyle Kürtlerin faziletli meziyetlerini ciddi oranda tırpanlamış bulunmaktadır.

1930'lu yılların katı Kemalizmi, 1940'lı yılların ceberut CHP'si, en azgın şekliyle Kürtçeye tercüme edilerek Kürtlerin beğenisine sunulmuştur. Peşlerine takılan Kürtlerden her biri, Nuh'a, Nuh'un gemisine rest çekerek kurtuluşu Kenan'ın dağ stratejisinde arar olmuştur. Allah, peygamber, Kur'an denince mest olan Kürt realitesi, yaygınlaştırılmaya çalışılan Lut kavminin lanetlenmiş emellerine karşı bile dramatik demoqratizmin hoşgörüsünü sergileyebilmektedir. Tahakkümlerinden şikâyetçi oldukları Türklerin, Arapların, Farsların bile artık kendi içlerinde barındırmadıkları pespaye takımı, Kürtlerde “baş-vekil” muamelesi görmektedir.

Başkalarının artık içlerinde barındırmaktan haya ettikleri pespaye takımı, Kürtlere “kurtuluş reçeteleri” sunmakta, bu reçeteler Kürtlerin cesetlerini yarıştırmakta, ölüm barikatlarından atlatıp çukurlara gömmektedir. Yaşatılan devasa mağduriyetler üzerinden Kürtler duygusal sömürüye tabi tutulmakta, duygusal sömürü üzerinden katliamlarla, devasa yıkımlarla neticelenen badirelere sokulmakta, merkezdeki politik hesaplaşmaların figüranları haline getirilmektedirler. Ve tüm bunlar anlaşılmaz kavramlarla demoqratize edilerek Kürt sokağında“Özgürlüğün bedeli” diye pazarlanmaktadır.

Kürtlerin asırlık hak mahrumiyetleri, on küsur yıllık Ak Parti iktidarına bağlanmakta, asırlık mahrumiyetlerin biriktirdiği öfke, Ak Parti'nin “İslamcı” kimliği üzerinden İslami şiarlara karşı düşmanlığa kanalize edilmekte ve Kürtler de büyük oranda bu zokayı iştahla yutmaktadırlar.

Bağımsızlık, Federalizm, Demokratik Konfederalizm, Demokratik Cumhuriyet ve en son Demokratik Özerklik adı altında Kürtler ideolojik serapların peşinden koşturulurken, “barış” uğruna ceset tepeleri oluşturulmakta, aynı zamanda ahlâk, erdem, inanç değerleri tırpanlanmakta ve Kürtler sürü psikolojisiyle tüm bunları “Bıji bıji” ile karşılamaktadır.

Eğri oturup doğru konuşalım. Hak aramak herkesin en tabii hakkıdır, velev ki haklı talepler katliamlarla cevap bulsa dahi. Oysa bugün gelinen noktaya bakın! Tüzüklerine, hedeflerine, sloganlarına bakın. Sıradan bir Beyoğlu-Taksim soytarısının peşinden TOP gibi koştuğu “hak istekleri” ile uğruna şehirlerin, mahallelerin yakılıp yıkıldığı “istekler” arasında bir fark yoksa, Kürtler burada durup düşünmeli. Hatta bir kere değil, bin kere düşünmeli; Sıradan bir Beyoğlu soytarısının kavuşmak istediği “hak isteği” uğruna neden biz ölüyoruz; neden sokağımız barikatlarla/çukurlarla yaşanmaz hale geliyor; neden evimiz/sokağımız ateş topuna dönüşüyor; neden kendi şehrimizde mülteci konumuna düşüyoruz diye.

Kürtler artık şunu da düşünmeli; Bugün yaşadıklarının tipik birer musibet olduğu gerçeğini…

Birer felaket olduğu gerçeğini…

Peygamberlerin kıssalarına iyice bakın!

Zulüm ettiler; tılili çektiniz!

“Namus kabustur” dediler; Bıji bıji çektiniz!

“Sosyalizmde ısrar” dediler; Serkeftin çektiniz!

“Biz olmasak şeriat gelir” dediler; Zafer işareti çektiniz!

Gayretullaha dokundular; Meydanlarda tepindiniz!

Helaka uğrayan eski kavimlerin tüm pisliklerinin modernizasyonuna alkışlarla cevap verdiniz; Lut kavminin TOP'larına bile itiraz etmekten imtina ediyorsunuz!

Şu anda Kürt illerinde yaşananlar mı? İşte bunu da eski kavimlerin helak süreci olarak görüp “ilahi ikâz” olarak görmelisiniz. Musibetin en yalın hali olarak okumalısınız. Sizlere göstermeye çalıştıkları uyduruk maddi sebeplere aldanmamalı, bunun ardındaki ilahi uyarıyı görmekten başka şansınızın kalmadığını artık görmelisiniz.

Büyük felaketler şeklinde gelen musibetlerin öyle bir huyu vardır ki;

Ders alıp hakka yönelirseniz, kurtulabilirsiniz. Ancak ders almak yerine musibetleri sokaklarınıza, hatta evlerinizin içine kadar taşıyarak sizleri perişan edenlerin size efsunladıkarı yalanlara kanmaya devam ederseniz, o zaman daha büyük musibetlere hazırlıklı olun. Beterin beteri vardır ve o beterin beteriyle mutlaka yüzleşeceksiniz.

Birileri sizin sırtınızdan “Sodom İmparatorluğu” kurmanın hesabını yapıyorsa, burada iki tercihiniz vardır.

Ya kabullenmekle şimdilik küçüğünü yaşadığınız helâkın en büyüğünü yaşayacaksınız;

Ya da kendinize gelip “Neuzu billah” çekerek vahyin iklimine teslim olacaksınız.

“Siz” derken… Tabi ki siz, biz, hepimiz!

Önceki ve Sonraki Yazılar