“Lâ tahzen innallâhe meanâ” (Tevbe 40)

Kur’an’ı yaktılar diye, Gazze’de kardeşlerimizin kollarını taşla kırdılar diye Myanmar ve Afrika’da kardeşlerimizi yaktılar diye meydanları dolduran kardeşlerimiz neden yeniden meydanlara inmezler? Burada yakılan Mushaflar ile orada yakılanlar arasında bir fark var da biz mi bilmiyoruz?  O Mushafları yakanlar ile bunları yakanlar arasında bir fark var da biz mi bilmiyoruz?

Ben düşmanımı söyleminden çok, eyleminden tanırım. Beni nerede ne zaman yakarsa yaksın o düşmanım, NEMRUTTUR, onun torunu hükmündeki Budist’tir, kolumu taşla kırıyor kafamı eziyorsa Mel’un Yahudi’dir,  Üzerime her türlü kesici, delici, yakıcı, aletlerle saldırıyorsa Firavun Sisi’nin baltacısıdır. İzin verin de düşmanımızı kendimiz tanımlayalım. Bu tanımlama Kur’an kaynaklıdır, yani kitabidir, indi değildir.

Bütün peygamberleri asanlar, kesenler, yakanlar, kendi kavimleri idiler. Hatta zalimlerin çoğu yakın akrabaları idiler. Allah (cc) size kardeşinizi gönderdim dedikçe onlar azdılar, kardeşlerine etmediklerini bırakmadılar.

Peygamberler kavimleri ile çatışmadılar, kavga etmediler. Onların izinden gidenler de kavgacı değildirler. Görevlerinin “öldürmek” değil “yaşatmak” olduğunun bilincindedirler. Peygamberlerin tek endişeleri kavimlerinin cehennemi boylanmasıydı. Onları cehennem ateşinden korumaktan başka bir kaygıları yoktu. Ama kavimleri onları anlamadılar ya da anladılar ama şeytana uydular.

Şimdi Müslümanlara “kavminizle kavga etmeyin, çatışmayın” diyenler neden bu hakikatleri görmezler. Kavga yok, çatışma yok, hatta sataşma dahi yok, sadece tebliğ ve davet var, Allah’tan (cc) gayrısına boyun eğmeme var. Ancak karşı tarafta zorbalık var, şiddet var, şirret var, Tağuta boyun eğdirme gayretleri var. Asıl vazifesi tebliğ olanların kavgayla işi olamaz. Tebliğle kavga bağdaşır şeyler değildir. Ancak Üstat Seyyid Kutub’un belirttiği gibi kavga ya da kendi inancımıza göre cihad ancak tebliğin önündeki engellerin kaldırılması içindir. Kâfirler tebliği engellemenin en kestirme yolunu bulmuşlar, “Tebliğcileri ortadan kaldırmak, hayatlarına son vermek”. Onlar da çok iyi biliyorlar ki tebliğci dili dönüğü müddetçe, hiçbir şey onu engelleyemez. O yüzden kâfirler sadece dilinden ibaret kalan Şeyh Ahmet YASİN’İ alçakça şehit ettiler. Ama olsun Şeyh Ahmet YASİN için mukadder olan ölüm onu aramızdan nasılsa bir gün alacaktı. Ahmak kâfirler onu diri bırakıp ölümsüzleştirdiler. Şimdi Yasinlerimiz eskisinden çok daha fazla davalarına hizmet ediyorlar. Kâfirler, her zamanki gibi kendi kuyularını kendi elleri ile kazıyorlar. Kazdıkları kuyularda geberecekler inşaallah.

Son gelişmelere bakıp hayrete kapılanlar için söylüyorum; hayret edilecek bir durum yok. Her şey normal ve seyrinde gidiyor. Kâfir küfrünü icra ediyor, mümin de Mü’minliğini. Mel’un taşeron örgütün Kur’an’ı bilen bir büyüğüne sormuşlar. Neden İslâm’a muhalefet ediyorsunuz. Cevap çok müthiş: “Çünkü kâfirlerin desteğine ihtiyacımız var.  Kur’an siz onların dinine girmedikçe onlar sizden razı olmazlar” demiyor mu? Onların rızasını kazanmak dostluk ve desteklerini almak için dinlerine girmek zorundayız. Onların dinine girebilmek için de İslam’dan çıkma zarureti vardır.” İşte “Fâkat kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu sure pisliklerine pislik ekler de onlar kâfir olarak ölürler”(Tevbe 125) ayeti mucibince inen ayetlerin onların küfrünü arttırmadaki sır buradadır.

Şimdi bu kâfirlerin neden böyle davrandıkları, neden Yasinlerimize acımadıkları neden özellikle mübarek bir günde hayırlı bir amel icra ederken bu vahşeti sergiledikleri anlaşılmıyor mu? Bu acımasızlık şu anlama gelmiyor mu? “Bre kâfir Avrupa devletleri siz kâfirlikte elimize su bile dökemezsiniz. Siz asla bu kadar kalleşçe Müslümanları katledemezsiniz. Değerimizi bilin, bizi takdir edin, bizden desteğinizi esirgemeyin.”

Şimdi şu gelişmelerin seyrine bakar mısınız? Onlar, küfürlerinin, zulümlerinin, vahşetlerinin dozunu arttırdıkça Kâfirlerin desteğine mazhariyetleri artıyor. Terör örgütü olmaktan çıkarıldıkları yetmiyor, açıkça silah ve mühimmat desteğinde bulunuyorlar.

Olaylara Kur’an’ın gölgesinden bakılınca hadiselerin anlaşılmaz bir tarafı yok, her şey seyrinde gidiyor. Şeytanın ordularının kalabalık oluşu donanımlarının fazla oluşu, imtihanımızın gereğidir. Müminler, Allah’tan (cc) gayrısının dostluğuna güvenmemelidirler. Aksi halde O’nun dostluğundan mahrum kalırlar. Dostu Allah (cc) olandan daha güçlüsü yoktur. İki zaferden biri bize garanti edilmiştir. Bizim evlerimizi kuşatsalar faili meçhul şekilde yakmaya teşebbüs etseler, Sevr de olduğu gibi kıstırsalar da bizim son sözümüz şu olacaktır: “..üzülme, muhakkak Allah(cc) bizimledir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar