Menderes YILDIRIM

Menderes YILDIRIM

LOKOMATİF veya VAGON olmak

Bu gün özelde İslam âleminde, genelde ise ülkemizde ve bölgemizde görülen önemli sorunlardan biri de; “lokomotif olabilecek kişi ve çevrelerin hedef alınması, ötelenmesi, vagon olabilecek çoğunluğun da ’lokomotif olmaları gerektiğine ikna’  edilmeleridir.” Hal böyle olunca da; dışarıdan, emperyalist güçlerin, içerden de yerli işbirlikçilerinin işleri kolaylaşıyor.

Çünkü ekser İslam ülkelerinde, “kendi emellerini müstevlilerin emelleriyle tevhit eden paralel, yatay, dikey hatta yamuk hareketler” mevcut ve aktiftirler. Bunlar,“inançlarını” beş pula satar; “ilahları olan milliyetçiliğe” dahi bir anda ihanet edebilirler. İdmanlı, sinsi, zalim ve de onursuzdurlar.

Bilindiği gibi lokomotif, treni çeken ana parça, motor kısmıdır ki yoluna çıkabilecek her türlü engeli göğüsleyip aşar. Gerisindeki tüm ağırlığı taşır ve bunu yaparken de gayrıya bir minnet oluşturmaz, vagonları töhmet altında da bırakmaz(!) Talip olduğu görev de bunu gerektirir. Vagon ise lokomotif için müştemilat ama mütemmim (tamamlayıcı) cüzdür, hedefe varması gereken yükü taşıyan kısım yani sessiz çoğunluktur.

Tren ve vagondan her birinin konumu ve işlevi önemli ve farklıdır. Bunlardan birinin diğerinin “görevine talip olması” her ikisini anlamsız ve işlevsiz bırakır.

Bunların İslam âlemi veya bizimle alakasına gelince:

İslam âleminde de sessiz çoğunluğu oluşturan ve bir şekilde ulusalcı despotların mağduru olan halkın kafası, hep karıştırılıyor; gücü kırılıyor, organize olması engelleniyor. Organize olamayan toplumlar da örgütlü toplum olamaz, mağdur olur.

Bu vesileyle kişi ve cemaatler; kendi güç ve kabiliyetlerini iyi teşhis edip “güç, kabiliyet ve istidadına” göre de çalışma alanlarını belirlemeli; kendi bünyelerinin dışında olan herkese karşı müsamahakâr olmalı; bunların kendi meşrep ve mesleklerine uygun icra ettikleri, edecekleri faaliyetlerine engel olmamalı, tahammül etmelidirler. Bu da iyilik değil, bir görev bilinmelidir.

Örneğin tasavvuf            cephesindeki bir kardeşimizin; kavram kargaşasıyla imanını kemale erdirmeye çalışan birinin davranışını sergilemesi, İslam inancından bir selefi gibi anlamlar çıkarması beklenemez, beklenmemelidir de. Tıpkı, cihad cephelerinde koşuşturan bir mücahhidin, bir bahçıvanın davranışını sergileyemeyeceği gibi. Ortak noktalar; her Müslümanın  –gücü nispetinde- idrak edebildiği, tanıyabildiği “Kur’an ve “Kur’an’ın Sünnet uygulamasındaki İslam’ın helal ve haramları” olsa yetmez mi?

“Vasat yol” denen merkezi ne zamana kadar dışlayacağız? Efendimiz’e (A); “...yumuşak olmazsan, etrafında dağılıp giderler(di)” denen ilke de budur.

Varsın kardeşlerimizden birisi; “Ben ağlarım yane yane/ aşk boyadı beni kane” diğeri de “celladıma gülümserken” öteki de “kılıcım şahidimdir” beriki de “güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır” desin!

Bir kardeşimiz “nefsindeki şeytanı” diğeri de genelde Tel Aviv’in kullandığı ABD’deki “Büyük Şeytan(!?)”recm etsin; sonuçta cümlesi de Rabbimizin rızasına götürür.

Şeriatî’nin deyimiyle; “Var ol şeytanım, sen benim ilham kaynağımsın!” Şeytanın var mı ona bakacaksın? Şeytanın henüz tanıyamamışsan “euzubillahîmine’şŞeytani’rrecîm” diyemezsin, desen dahi anlamsızdır.

Hülasa; kişi, cemaat veya topluluklar “Her ne ararsan kendinde ara; Hac’da Mekke’de, Kudüs’te değil” ilkesiyle hareket etmelidir.

“İstikamet” denen rotayı iyi belirlemeli ve ümmet bütünlüğüne götürecek davranış ve zihniyeti acilen geliştirmeliyiz.

Kur’an-ı Kerim’de “Toptan Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin” emri, derin vurgulanıyor. “Toptan tutunacağımız yer” de kenar, kıyı yerler değil, merkez olan “orta yoldur.”

Nifak, küfür âlemi; sorumsuz söz ve davranışlarımızdan dolayı hayli nemalandı. Müminler, adeta cahiliye döneminin ”bir uçurumun kenarındaydınız hani” manzarasını vermekte; birbirlerinin kanlarını dökmekte zerre kadar tereddüt etmemektedirler. Kılıçlar bu gün kardeşkanı için çekilmekte, bakışlarda şahinlik artmaktadır.

Her bir Müslüman devlet veya cihad(?!) cephesi;  bir küfür veya şirk gücünü arkasına alarak Müslüman kardeşine karşı üstünlük sağlama, kardeşini tarih sahnesinden silme savaşına yemin etmiş gibi.

Ümmet daha dün olmuş; “Halepçe, Hama, Kâbe Kıyamı (Cuheyman el Uteybî grubu), Filistin de Siyonist işgal devletinin rutin yaptıkları, dün Cezayir’de 200 bin kişinin canına mal olan kıyım, Bangladeş; Mısır Firavunun idam kararları” gibi olayların içeriğini anlayamadan yeni Kerbelalarla tanıştırılıyor. Emperyalizm sürekli; muvahhit ve mustaz’aflar; eski dertlerinin hesabını sormasınlar diye sürekli yeni dertler ve acılar türetiyor. Halkına yabancı yerli işbirlikçiler de aynısını deniyor. Kafamız zonkluyor, başımız dönüyor; mideler bulanıyor; Nur’un viladeti geliyormuş gibi!

Sözümüz: “Vurun ulan vurun/ Ben kolay ölmem/ ocakta közüm, karnımda sözüm var halden bilene! Kirivem hallerimi aynı böyle yaz…”(A. Arif). Araplar da “sen sabret nasıl olsa zaman sabretmesini bilmez” der. Derunî dua ve selamlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar