“Müslüman mücahitlerden” kaçan Müslüman mültecilerin “Haçlı” toprakların

 Böyle mi olacaktı? Bu muydu vaat edilen “Tağutların zulmünü” sona erdirmek? “Fizilâl-il Kur'an, “Tefhim-ul Kur'an,” “Min vahyil Kur'an” tefsirlerinden çıkarılan sonucun pratik ifadesi, bu mu olacaktı?

Ege ve Akdeniz; İslam coğrafyasından, Frenk memleketlerine kaçan kadın ve çocuk cesetleri ile doldu taştı... Milyonlarca mülteci de komşu ülke kamplarında, sokaklarında sefalet içinde... İşin daha da ilginci ve vahimi, onca tehlikeli yol ve denizden ölmeden Avrupa kıyılarına kendini atabilen mülteciler de, orada birbirlerini öldürmeye çalışıyorlar. Yunanistan'ın Kos adasındaki İranlı, Afganistanlı, Pakistanlı ve Suriyeli mülteciler kameralar önünde birbirlerine girmiş, araya aldıklarını linç ediyorlardı... Görünen o ki “Şia” ve “Sünni'nin” kutsal (!) cihadı, mültecilerin omuzlarında yakında Avrupa'ya da taşınacak... Zaten Avrupa'da bu mülteci akınlarını durdurmak için türlü türlü kirli yollara başvuruyor. Bilinmeyecek şekilde denizlerde batırılan botlar, paraları gasp edildikten sonra sınır ülkelerinden* bilinmeyen yerlere bırakılmalar, yönlendirmeler ve kokusu belki yıllar sonra çıkacak insan kaçakçılarının kirli uygulamalarına maruz kalmalar... Avrupa sükûnet dönemlerinde bile kendi içindeki Müslümanların varlığını tam sindiremiyordu. Şimdi bu durumdaki Müslüman mültecileri ne yapacak? Peki, hal bu iken; Müslüman, Müslümanı bu duruma düşürür mü? Hem de İslam ve cihat adına... Halk; Saddam'ı, Esed'i, Kaddafi'yi ve diğerlerini mumla arar duruma geldi. Ki bunlar kendi dönemlerinin “Tağutlarıydı”. Allah o tağutları, yine o tağutların dost ve efendilerinin elleriyle iktidardan düşürdü. Müslümanlara İslam adaletini, İslam medeniyetini gösterme ve uygulama fırsatı oluşmuştu. Maalesef öyle bir uygulama ortaya konuyor ki; görenler: “Vaat ettiğiniz buysa, almayalım, kalsın” noktasına geliyorlar. Düşünün ki, yıllarca mülteci kimliği bile verilmeyen Suriye Kürtlerinden “PYD” unsurları, aynı şekilde yıllardır Kandil'de, dağlardan şehirlere inmemiş Pkk unsurları, üstelik dünyada iflas etmiş sol-sosyalist bir ideoloji ile Irak'ta, Suriye'de güya “Şeriatçı-dinci Vandalizm'ine (!) karşı sığınma mecrası haline gelmiş durumda... Yani birileri para ile İslam medeniyetini bu seviyeye düşürmeyi isteseydi, emin olun bu kadar başarılı olunamazdı...

Üstelik İslam coğrafyasının her bir beldesinde bu şekilde cihat adına otoritesi yıkılan yerlerden, yetersiz de olsa bir “otorite” kurulamıyor. İstikrarsız ve kaotik durumlar “İslami yaşamı da” “İnsani yaşamı da” adeta sıfırlıyor. Afganistan ve Somali'deki istikrarsızlık bunun en açık örnekleri... Şimdi neredeyse tüm İslam coğrafyası bu mecraya sürüklenmiş durumda... (Not: Bu konular sağlıklı bir şekilde ele alınıp değerlendirilmezse; gelinen noktada herkes bunun bedelini ağır öder. Çünkü artık kimse bu kaosun dışında değil.)

Şu da bilinmelidir ki; Suriye'de şu an sürdürülen iç savaş, Seyyid Kutup ile Murtaza Mutahhari'nin savaşı değildir. Onların eserlerine de dayandırılamaz. Çünkü onların böyle bir savaşı yoktu...

EY İMAN EDENLER! EY BİRBİRİNE DÜŞENLER! UYANIN ARTIK! BU YOL CENNETE GİTMİYOR!

Bu serzenişleri pek anlamlandıramayan yeni nesil için, yüzeysel de olsa bir izahat ihtiyacı oluşuyor... Umulur ki onlar da körü körüne bu tarafgirlik batağına saplanmasınlar.

80'li yılların başı ve 90'lı yıllar  “İslam davasının” dünya Müslüman gençliği arasında yeni bir diriliş ruhuyla ete-kemiğe büründüğü yıllardı.

Afgan cihadı (1979), İran İslam İnkılabı (1979) ve bu yıllarda sosyalistlerden İslami gençliğe el değiştiren Filistin davası bu yeni İslami dirilişin üç önemli “Sacayağı”, dinamosu oldu adeta... Kimi İslami kesimler Afgan cihadı ile heyecanlansa da, kimileri enerjilerini İslami inkılaptan alsa da; Şii-Sünnî ayrımı, ya da bunun açıkça dışa vurumu görülmezdi. Bu alanların taasupkârları da kınanır, dışlanır, tefrikacılıkla suçlanırlardı. Dolayısıyla gizli ajandaları olsa bile, bu konularda pek cesur ve açık davranamazlardı. Filistin davası ise bu iki kesimin ortak paydası ve uzlaşı noktasıydı. Bu dönemde Hamas ve İslami Cihat gibi yapılar inşa oldu.

Dünyanın yıkılmaz sanılan demir perde ülkesi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği; ilk başlarda silah kullanmasını bile pek bilmeyen Afganlı mücahitlerin ihlaslı imanları sayesinde al-aşağı oldu. Afganistan'a mücahit akıyordu. Giden mücahitler; şahlık hegemonyasından kurtulup İslam Cumhuriyeti şeklinde kendini ifade eden İran'ı ziyaret edip büyük bir özgüvenle Afganistan'a geçiyorlardı. Sovyet Rusya'nın ardından dağılan Yugoslavya'daki Boşnak Müslümanların ve Bosna-Hersek'in imdadına Şiisiyle-Sünnisiyle tüm Müslümanlar koştu. (O zaman şimdiki gibi hiç bir kalem, pervasızca “Şii” – “Sünni” şeklinde ayrım yaparak yazamazdı. İranlı Müslümanlar, Türkiyeli Müslümanlar, Moro'lu Müslümanlar şeklinde konu edilirdi...) Avrupa ve Hıristiyan âlemi içindeki bu Müslüman toplumun soykırıma uğramasına rağmen Bosna dünya Müslümanlarının ortak direnişi ile yok olmaktan kurtarıldı. ABD ve Batı, o zamanki yakın müttefikleri Saddam Hüseyin vasıtası ile İran İslam devrimini engellemeye çalıştılarsa da, başarılı olamadılar... Kısacası Allah'ın inayeti ile Müslümanlar tüm savaş ve direniş cephelerinde ağır bedeller ödeyerek başarı sağlıyorlardı.

Sonra, söz konusu bu yerlerin tümünde siyasi-idari yönetimler oluşturma aşamasına gelindi...

NE OLDUYSA BU AŞAMADA OLDU...

Rus işgalinden kurtarılan Afganistan'da mücahit gruplar istikrarlı bir hükümet kuramadılar. Taliban ortaya çıktı. Afgan iç savaşı başladı. Türki Cumhuriyetlerde, Çeçenistan'da mücadele veren Müslümanlar siyaseten başarılı olamadılar. Bosna'daki mücahit kadrolar, Aliya İzzet Begoviç'in ölümünden sonra “Radikal İslamcı unsur” denilip Bosna'dan çıkarıldılar. İran'da başarılı bir dış siyaset oluşturuldu ama içeride devrim kadroları birbirine düşmüş durumda. Filistin'deki Hamas, bu son dönemde Şii-Sünni yönetimler arasında tercihe zorlanarak yıpratıldı. Arap ülkelerindeki halk hareketlenmelerinde ve diktatörlerin yıkılmasından sonra, maalesef tecrübesiz selefi gençlik hareketleri, yönetimsel idari mekânizmalar oluşturamadıkları gibi; Afganistan ve Çeçenistan'daki başarısız kaotik tutumlarını buralara taşıyarak buraları da Afganistan'a cevirdiler. Daha tecrübeli İhvan-ı Müslim'in gibi hareketlere de, Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi Batı ve Batılı odaklar müsaade etmedi. 90'lı yılların başında Refah Partisi'nin yükselişi; 2000'li yıllarda Ak Parti Hükümeti ve Erdoğan'la çevresine oranla nispeten istikrarlı bir gidişat sağlayan Türkiye'de de son yıllarda kumpaslarla gidişat değiştirilmeye çabalanıyor. Kürtler arasındaki İslami yapılar da bölge bölge tasfiyeye çalışılıyor. Irak'ta önce Şeyh Osman hareketi parçalandı. Şimdi de muhafazakâr Barzani tasfiye edilip yerine sekülerler getirilmeye çalışılıyor. Türkiye'deki dindar Kürt oluşum Pkk'ye boğdurulmak istendi. Hüseyin Velioğlu katledilirken, Abdullah Öcalan can güvenliğinin sağlanması koşuluyla, Türkiye'ye emanet edildi. Suriye'deki dindar Kürtler ise Pkk-Pyd ye tasfiye ettirildi...

Kısacası İslam âlemi iç kargaşaya müptela edilmiş durumda. İç çatışmalar derinleştirilerek yayılmak isteniliyor. Müslümanlar uyanmalı...

İslam coğrafyasından Hıristiyan âlemine kaçan bu mültecilerin durumu ibretliktir. İslam medeniyeti, adaleti nasıl bu hale düştü? Daha önce de söylediğimiz gibi “İslam coğrafyasında, Müslüman iç savaşına, “Cihat” denemez. Çünkü sonuç ortada. Öldüren “Allah-u Ekber”, kafası kesilen ise “La ilahe illallah” diyor..! O YÜZDEN BU YOL CENNETE GİTMİYOR... Hz. Ali  (ra) – Hariciler bahanesine sığınılarak bu kardeş katliamına meşruluk kazandırılamaz. Nitekim dün olduğu gibi bugün de Müslümanların kardeşkanı akıtmaları meşru değildir. O yüzden kuru taraf için de acil sükûnete ihtiyaç var... Bu temenni ve dua ile Allah'a emanetsiniz...

Önceki ve Sonraki Yazılar