Mustaz`aflar ve Öz Anne Refleksi

Konya’dan Tarsus’a kadar süren yolculuğumuz boyunca uçuk kaçık, zımnen ironik sorular sordu direksiyon başındaki sürücü…

   Yanlış olduğuna ihtimal dahi vermeyen tok bir kararlılık ve temcit pilavı tadında hangi mihraklar tarafından ısıtıldığı feraset sahiplerince malum; mustazaf camia hakkındaki netameli konulara ilişkin önyargılarla dolu açıklamalar eşliğinde soruyordu sorularını…

   Dilimin döndüğü kadarıyla kendisine anlatabildiğim hakikatler karşısında zaman zaman şaşıran hatta şok geçiren, zaman zaman da duygusallaşıp gözleri nemlenen, fıtratı temiz lakin Tel Aviv ve Pentagon merkezli emperyalist medyanın tezvirat ve levsiyat bombardımanı altında karayı ak, akı da kara olarak görmeye başlayan, zihni bu tür konularda mefluç hale getirilmiş mütedeyyin dostum, ani bir frenle arabayı durdurdu ve yüksek bir ses tonuyla şöyle dedi:

-        Neden, neden o zaman bu hakikatleri kamuoyu ile paylaşmıyor, size düşman edilmiş kitlelere bunları anlatmıyorsunuz?

   Şu meşhur kıssa ile meramımı ifade etmeye çalıştım:

   Hazreti Süleyman’a intikal eden bir velayet davası… İki kadın ve bir çocuk… Her iki kadın da çocuğun annesi olduğunu beyan edip çocuğun üzerinde hak iddia etmektedir. Allah’ın Peygamberi, her iki kadını da dinledikten sonra içeri gider ve çok geçmeden elinde bir bıçakla çıkagelir. Çocuğu ikiye böleceğini ve her bir parçasını da bir kadına vereceğini söyler. Bunu duyan ve çocuğun gerçekten öz annesi olan kadın, çocuğun kendisine ait olmadığını söyler.

   Evet, bu kadın hak sahibi olduğu halde çocuğun can emniyetine bir halel gelmemesi maslahatı adına yürek yakan bir feragatte bulunmuş, tabiri caizse baldıran zehiri içmiştir.

   İslam tarihi, “isar” olarak tabir olunan ve çokça methedilmiş bir hususiyet olan “Mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etme” şeklindeki örnekliklerin kahramanlık tablolarıyla doludur. Ancak yüzde yüz haklı olduğu bir meselede çok hikmetli maslahatları gözeterek “halk tarafından düşman ilan edilme pahasına hakkından feragat etme”ye çok az şehadet etmiştir… İşte bu asil tavrı gösterenlerden bazılarının da -süreci yakından takip eden biri olarak söylüyorum- mustazaflar olduğunu düşündüğümü ifade ettim farklı meşrep müntesibi bu kardeşime.

   Bunun üzerine, bir yolculuk münasebeti ile yeni tanıştığımız ancak birbirimize çok çabuk kaynaştığımız bu iyi niyetli dostumun şaşkınlığı samimiyete, alaycı gülümseme eşliğindeki ironik tavrı mahcubiyete dönüştü. Konuşmamızın bazı bölümlerinde söz konusu Müslümanlar olunca birbirimize karşı işletmek zorunda olduğumuz kardeşlik hukuku, Kur’ani kıstas ve kriterleri kullanmadığı için de kahretti kendisine…

   Mustazaflar Hareketi’nin siyaset arenasına girdiği şu günlerde, hareket mensupları ve sözcüleri benzer sorulara muhatap olacaktır…

   Hele hele politik geçmiş ve tecrübesi hiç de temiz olmayan bu memleketin demokratik teamül ve kronik alışkanlıkları da göz önünde bulundurulduğunda iş biraz daha çetrefilleşecektir…

   Mustazaflar Hareketi’nin, İslami mükellefiyetlerin bir iktizası olarak düzenlediği “geniş katılımlı istişare toplantılarında” arz-ı endam eden, “zücaciyeci dükkanına giren fil” misali hiçbir maslahat gözetme endişesi olmayan, kerametleri kendilerinden menkul “tek tabancalar”ın çoğalmaya başladığı bu günlerde, bu sorular karşısında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair, yukarıdaki kıssanın ciddi ipuçları barındırdığını düşünüyorum.

    Bir diğer husus ise, her türlü meseleyi Batı orijinli kavramlarla izah etme eğiliminde olan, “beşeri alan” olarak gördükleri bazı hususlarda vahye ya da hadislere, kısaca “nass” lara atıfta bulunularak hareket tarzı veya strateji geliştirmeyi fevkalade yanlış bulan, yaşam tarzı ve giyim-kuşam tercihi yönüyle de İslami olmaktan ziyade laikliğe daha yakın, eylemde değil de söylemde çok mahir olan “entel ağabeyler” meselesi…

   Neymiş efendim, dinin müdahale etmemesi gereken alanlar varmış..! Hem siyaset hem de devlet bu alanların başında geliyormuş… Müslümanlar, ayağı yere basan projeler üretmeliymiş… Boylarından büyük işlere kalkışmamalıymış vs. vs.

   Buyurun cenaze namazına sevgili dostlar..!

   Ne yapmalı, nerden başlamalı? Rasim Özdenören’in ifadesi ile yumurtayı hangi ucundan kırmalı?

   Geçmişteki “Acı tecrübelerin etkisinde kalınmışlığın uyandırdığı bir intiba” masumiyeti ile izah edilemeyecek bu durum, tam bir seküler yaklaşımdır.

   Sahibini itikadi anlamda sıkıntıya sevk edecek olan bu kabil yaklaşımların çok rahat bir şekilde ifade ediliyor olması, farkında olmadan zihinlerin nasıl iğdiş edildiğini de çok net olarak ortaya koymaktadır.

   Bu meseleyi, kalemini Kelam’a dayandıran amil ilim erbabına havale ederek “Emr-i bi’l maruf, nehy-i ani’l münker” vazifesini kitlesel ifsad projelerine karşı daha gelişkin araçlar vasıtasıyla yerine getirme ve böylelikle bu şeytani projelere karşı en azından misliyle mukabelede bulunma adına siyaset alanına emin adımlarla giren mustazaflara birkaç hatırlatmada bulunmak istiyorum:

   Birincisi, bu tür karşı çıkışlarla hareketi sulandırma ya da moral bozma gayretlerine karşı elbette cevap verilmeli ancak bunlar çok da ciddiye alınmamalıdır.

   İkincisi, hareketin siyaset arenasında ihlâs zedelemesine uğrayabileceği, Üstad Said-i Nursi’nin ifadesi ile “Elmas gibi hakikatlerin cam parçacıklarına dönüşebileceği” tehlikesini hatırlatan tavsiye ve eleştiriler, şiddet derecesi ne olursa olsun vakur bir olgunlukla dikkate alınmalı, bu konuda tahammül sınırları iyice zorlanmalı, kırıcı dahi olsa yapılan eleştirilere hikmet ve kavl-i leyyin ile mukabelede bulunulmalıdır.

   Üçüncüsü, her konuda olduğu gibi bu konuda da başarı-başarısızlık ya da meşruiyet ölçüsünün rasyonalizmin veya “reel politiğin” kaide ve kuralları olmadığı; kimi akl-ı evvellere göre maceraya sürüklenmekten başka bir anlam ifade etmeyen bu süreçte de esas belirleyici olanın, hareketin şer’i kaynaklar nezdindeki uygunluğu-uygunsuzluğu olduğu unutulmamalıdır.

   Bu konuda, şu iki ayet-i kerime her daim akılda tutulmalı ve bütün hesaplar-elbette dünyalık dengeler de gözetilerek-buna göre yapılmalıdır:

   “İman edip de Salih amellerde bulunanlara gelince Rahman olan Allah, (onlar için gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”(Meryem-96)

   “Allah size yardım ederse artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Mü’minler ancak Allah’a dayanıp güvenmelidir.”(Al-i İmran-160)

   Selam ve dua ile… 

Önceki ve Sonraki Yazılar