Menderes YILDIRIM

Menderes YILDIRIM

Ortadoğu rejimlerine kazdırılan Kürt Kuyusu üzerine sosyolojik bir incel

Ortadoğu'daki mevcut devletlerin hemen hepsi, iki Dünya Savaşından sonra kuruldu, kurduruldu. Bunlar; “emperyalistlere muti liderlere dayatılan vesayetçi dikta” rejimleriydi. Tümünde de “kanayacak, kanatabilecek yaralar”  bırakıldı. Kürt Sorunu da bunlardandır.

Hilafetin itlafından sonra; “Kürt realitesiyle” çok oynandı. Çiçek, dalında güzelken, her defasında koparıldı. Kürtler; Arab iktidarlarında, Arap; İran'da Fars; Türkiye'de “kart-kurt” fıkralarıyla “Dağlı Türkler(!)” oldu. Bu laboratuar çalışmaları tutmadı, ümmetin yetimi olan Kürtler, dış provokasyonlara daha da açık hale geldiler.

Hata Doğuran Hatalar: Ortak tarih ve din bilinci yok edilirken yerine, hala bir sorun olarak duran Kemalizm sunuluyordu. Hedef; “on yılda on beş milyon genç/ yetiştirmek her yaştan!” 1935'lerde on beş milyon demek; sadece Türkiye'de on milyon insanın yok sayılması demekti.

Birlik ve beraberliğin harcı olan değerler; “Batılılaşma, Kemalizm” adına bir bir kurban ediliyordu. Baltacı; aslında bindiği dalı kesmekteydi. “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek/ Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?”(NFK) mısraları, yapılanların taziye mesajıydı.

Halk; Frenkleşmeye karşı bazı refleksler geliştirse de pek etkili olamıyordu. Karşı cephe; donanımlı ve acımasızdı. Derken halk, “bulunduğu hal üzere idare olunuyordu.”(Ayet).

Yeni Payitaht; bürokrasi/aristokrasiyi de değiştirmişti. Mazinin başları ayak, ayakları(!) da baş olmuştu. Sessiz çoğunluk, her alanda yaman çarpılmıştı. Yöneten ile yönetilen arasındaki açı büyümekteyken; rejimin beyazı ve zencisi de belirlenmişti. Hata; ameliyat gerektiren cerahatlerin, pansumanla tedavi edilmesindeydi.

Saideyn sonrası bitkisel hayattan uyanan dindar kadrolar ise “yaşam mücadelesi” vermekteydiler. Dindarlara göre; Allah'ın ayetlerinden ve tanışma vesilesi olması gereken “dil-ırk-millet'i” konuşmak; lüzumsuz, günah hatta küfürdü. Hakikat ise; İslamda ırkçılık yoktu ancak ırkların halkları vardı.

Bu hengâmede, Kürt halkının kafası zonkluyorken 1980'lerden sonra “laik/sol frekasyonlar” kurtarıcı(!?) role büründüler. Sol jenerasyon; çoğu sahada değişim gerektiren ama bir türlü değişmeyen, statükoya karşı belirginleşiyordu. Akabinde, Partiya Karkerên Kürdistan (Kürt işçi Partisi=PKK); sosyalist, milliyetçi, ulusal kimliğiyle Türk Solu'ndan ayrılmış; Kürtlerin gaspedilen haklarından bahsediyordu(!)

Devlette ise yeni bir şey yoktu. Çözüm olarak; “Eski Türkiye'nin yasaklarını yeniden dayatıyor; zindan, sürgün ve silahla konuşuyordu. Köyler, mezralar boşalıyor, yakılıyordu. 18.000'e yaklaşmış Fail-i meçhuller ve devlet, zaten rutinin dışına” çıkabiliyordu. Böylece, Batı'daki metropollerimizde, “sorunlardan kaçan, sorunlarının çoğunu da beraberinde taşıyan insanların oluşturduğu mahalleler” oluşmaktaydı.

Tüm bunlar olurken; yavaş yavaş kendine gelmeye çalışan İslami kesimlerdeki derman, derde yetmemekteydi. Buna rağmen kürt seçmen; “muhafazakârlığı konuşan her partiyi rekorlara” taşımaktaydı. Metin Yüksel, Şeyhmus Durgunları yetiştiren Saideyn'in Toprağı, Kerbelalara yürüyebileccek Hüseyinleri yetiştirmekte gecikiyordu. Merhum Erbakan'ın Bingöl'de –kim bilir, ne zahmetlerle- diyebildiği; “Ne mutlu türküm derseniz; birileri de kalkar ‘ne mutlu kürdüm diyene' der” ifadesi bile İslami kesimde yeterince karşılığını bulamıyor, hatta linçe uğruyordu. Batı'ya yönelen Kürt milliyetçiliği ise, Türk milliyetçiliğinin uygulamalarıyla şekilleniyordu.

Ulusalcı-laik Kürt hareketinin, ulusal ve uluslararası gündem oluşturduğu bir hengâmede; iktidarların birinci hedefi yine İslam ve İslami yaşantıydı. Bu uygulama; bir “gafletten” değilse, “bir basiret tutulması hatta ihanetti” denebilir.

Çözüm Süreci: iktidar;  Eski Türkiye'nin “red-inkârla, ağır cezalarla” muhatap olduğu Kürt realitesine samimice yanaştı. Niyeti halis ama sui-istimallere açıktı. Hükümet; Batılı Üst akılları memnun etmeye çalışan Kürt Ulusalcıları, tek temsilcisi olarak muhatap aldığı için yanılmış, Ulusalcıları şımartmıştı. Bu vesileyle de Ulusalcı Cephe; 1990'larda bile temkinli davrandığı Mustaz'af/muhafazakârları(!)” yok saydı; yetmedi 6-8 Ekim kalkışmalarıyla linçe tabi tuttu, “hizaya getirmeye” çalıştı. Arka-plan; Türkiye'deki Kürt bölgelerinde de “her yer Kobani'ye dönecek!” hedefiydi; tutmadı.

Sosyalizm ve Kemalizm'den beslenen HDPKK; Emperyalist-Seküler destekle beraber artık “ulusal” değil, “bölgesel” bir yapılanma oluyordu. Halkının tarih ve inancına inat; her alanda Batı ile uzlaşıyor, onlardan talimatlar da alıyordu.

HDPKK; statükonun tüm açıklarına rağmen, halkı arkasına alıp sokaklara süremedi. Halk; PKK keleşindense çoğunlukla devletin asker ve polisini tercih etmiş, güvenmiştir. Bu güven; “istikrar, inanç ve dünya hayatının selameti” hatırına oluşmuş; Demirtaş'ın “Kürtlerin en büyük İslami partisi HDP'dir” sözüyse halkta karşılık bulmamıştır.

Örgüt, operasyonlarda çok şey kaybetmiştir. Acısını dindirmek; üst akılları inandırmak ve şekillenmekte olan Rojava (PYD)'nin muvaffakiyeti adına” bundan sora da elinden gelen provokasyonları yapabilir; “sair seküler silahlı örgütlerle” de ortak eylemlere imza atabilecek karakterde.

Mevcut Durum: Artık uluslararası bir sorun olan Kürt Sorununun çözümü; meseleyi geniş çerçeveden görüp büyük düşünmekten geçer. İslamcılar da -muhafazakâr- hükümet de klasik söylemlerinin ötesinde düşünmek ve davranmak zorunda. Devlet; adil, alanın hâkimi, teçhiz ve tedbirli olduğunu; halkla, din ve dindarlarla da bir sorununun olmadığını göstermeli.

Dindarların önündeki “kurumsal ve hukuki” barikatlar kaldırılmalı. Yaralanmış kamu vicdanının beklentisi olan nicelerine verilen ikinci yargılama hakkı, -paralel yargıya fazlasıyla muhatap olan- “dindar müebbet mahpuslara” da vermelidir. Anayasa, geciktirilmeden, dindarların hassasiyetleri gözetilerek yeniden düzenlenmeli.

Kürdistan'daki muhafazakârlar; birlik, kardeşlik hukuku daha fazla zarar görmeden,  tezleriyle alana inmeli. Halk; “sinmiş, gaspedilmiş hakların iadesi için zor zamanda konuşmayan kesimleri” de pek kale almamış; mazi bunun şahididir.

HDPKK; özellikle de Kürt bölgesinde, halka seksen yıldır dayatılan daha koyu bir laikliği dayatmakta; mabetleri yıkmakta; silahla biat istemektedir. Bunların yanlış olduğu açıkça söylenmeli. Terör, lanetlenirken; hükümet de gerekli anayasal düzenlemeleri yapmalı, “hakların iadesi” konusunda somut adımlar atmalıdır.

Terör Cephesi: “PKK, Türk Solu ve Ortadoğu'ya konuşlanan 5+1 ülkelerinin” bir tevhid'e vardığı açık. Hedeflerinde, “Erdoğansız bir Türkiye” de vardır. İşte eski ABD Başk Yard Dick Ceheney'nin Haçlı tercümanı olarak dedikleri; “Erdoğan; Barış görüşmelerinin masasını devirerek ülkeyi 90'lı yılların çatışmalı ortamına döndermiş. Bölgenin demografik yapısına (PYD..?) saldırıyor. DAIŞ'a destek(?) veriyor. Ortadoğu, Avrupa ve bölge için terörü körüklüyor. Batı ve ABD menfaatleri(!) için büyük bir risk faktörüdür. Yıllardır; dünyanın en önemli jeostratejik topraklarını düzeltir diye ihtiyatla beklendi ancak Erdoğan problemi, ABD çıkarları için büyük tehditler(!) yaratmaya devam ediyor. Amerika hesaplaşmaya şimdiden başlamalı..”

Haçlının, Müslümanın eliyle Müslümanı terbiye ettiği bir ortamda da muhalefet yapılır, yapılmalıdır da ancak; “belden aşağı vurma, yargısız infazlar yapma;” Türkiye'yi Suriye'ye çevirmek isteyenlerin değirmenine su taşıma” en basit ifadeyle gaflettir.

Batı; genelde İslam ülkeleri, özelde de Türkiye üzerine ciddi hesaplar yapmakta. Ülke zor süreçten geçerken yaptığımız muhalefetten, karanlık odakların keskin nişancıları nemalanıyorsa, müminin aklını başına devşirip derin düşünmesi ve asıl ŞEYTANI tanıması lazım.

Yaşlılar, yapabilseydi; gençler de bilseydi ÂH! İslam topraklarında ağıt yakılır mıydı? Konuşalım; mazlumlar, davamız ve insanlık onuru adına! Kurtuluşu susmakta bulanlar bilmelidir ki sıra mutlaka susanlara da gelecektir.

Ne ekersen onu biçersin! Hakk'ın hakimiyetine götürecek ekinlerin hasılatı temennisi; selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar