Postallar ve intifada

 Ortadoğu'nun girift meseleleri içerisinde Mescid-i Aksa'ya yapılan saldırılar ve Filistinlilerin direnişi bir anda duyarlı Müslümanların kalbinin orada atmasına neden oldu. Bu saldırılar ilk olmadığı gibi son da olmayacak gibi gözüküyor. 1967'de israil'in işgali başladığından bu yana Kudüs, uluslararası hukuka aykırı birçok uygulamaya sahne oldu. Her şeyden önce işgalin kendisi gayri meşru ve yasadışıdır. Bu “gayri meşruluk” içerisinde haddini aşan Yahudiler, Mescid-i Aksa'ya karşı birçok saldırı düzenlemişlerdir. Bugünlerde olduğu gibi israil Askerleri necis postallarıyla Mescid-i Aksa'nın mübarek topraklarına basmaktalar. Ne zaman böyle pervasızca Mescid-i Aksa'ya hakaret ve Müslümanlara yasak getirilmişse yeni bir direniş ve yeni bir intifada doğmuştur. 87-90 arası tarihlerde buna benzer saldırıların olması ve Filistinlilere seyahat yasağı getirilmesi Birinci İntifada'yı başlatmış ve israil'i zor durumda bırakmıştı... 2000 yılına kadar süregelen bir sessizlikten sonra barış müzâkereleri devam etmiş ancak bir netice alınamamıştı. Dönemin Başbakanı Ehud Barak'ın barış müzâkerelerine karşılık; israildeki genel seçim öncesi, dönemin muhalif lideri Ariel Şaron 1500 kişilik silahlı bir grupla yine necis postallarıyla Haremi-Şerife girmişlerdi. Bu hadiseden sonra dünya Müslümanları tepkilerini gösterirken, Filistin'de İkinci İntifada başlatılmıştı…

Mescid-i Aksa'ya saldırılar yeni bir intifada doğurur mu? Yeni bir intifada derken tüm dünya Müslümanlarının kalbinde bir intifada… Kendi “ene” lerinden ve mezhepçilik duygularına karşı bir intifada başlatırlar mı? Tıpkı Filistin'deki kardeşleri gibi Mescid-i Aksa'nın esaretine karşı kendi benliklerinde bir intifada başlatırlar mı? Mescidi Aksa'nın azat olması için ümmetin kendilerini ayırdıkları “sunî” çizgilerden azat olması gerekir. Başta İslam ümmetinin, batılıların oyunu olan “mezhepçilik” ve “tarafgirlik” hastalığından kurtulması gerekir. Zira bugün Mescid-i Aksa'ya pervasızca girmeleri, ümmet'in dağınıklığı ve bir olmamasından kaynaklanıyor. Herkes kendi derdinin çaresine ilaç bulma peşindedir. Oysa virüsü yayan fitnecileri tanımadan bu ilacı bulmaları imkânsızdır. Mescid'i Aksa bunun için bulunmaz bir fırsattır. Çünkü “Aksa” bütün Müslümanlarındır ve tedavi edici bir ilaç hükmündedir. Bir ittifak bloğudur…

Bu “blok” olmadığı için bugün BM'lerden medet umulmaktadır. Sözde “insan hakları savunucuları” olan bu kesimler her zaman olduğu gibi saldırıları kınamakla geçiştirirler. Daha önce de Suriye'de, Myanmar'da, Orta Afrika'da ve daha birçok yerde Müslümanlara yapılan zulümler ve katletmeler için sadece “endişe verici” açıklamalardan başka bir hamle gelmemişti. Erdoğan'ın iyi niyetini ve endişesini gösteren girişimi neticesinde BM Genel Sekreteri Ban-Ki-Mun'u arayarak; Mescid-i Aksa için girişimlerde bulunması İslam Ümmeti'nin halini resmediyor. Tüm zenginlikleriyle bu kadar Müslüman Arap ülkeleri varken, BM'den yardım dilemek bu tabloyu netleştiriyor. Bu güne kadar Arap ülkelerden bir tepki gelmediği için onlardan yardım beklemek de abes olur. Kudüs halkı tüm imkânsızlılarına rağmen direnmeye ve mücadele etmeye çalışırken Arap ülkeleri dillerini yutmuş pozisyonda gözüküyor. Bu sessizlik içerisinde “Hamas'ın Mescid'i Aksa'yı korumaya çalışan Kudüs halkıyla dayanışmak için bir seferberlik ilan etmesi”ni ayrı bir yere koymak gerekir. Eğer bütün Müslüman devletler böyle bir irade ortaya koymuş olsalardı şüphesiz israil böyle pervasızca davranmazdı.

Netice itibariyle; Müslümanların ilk kıblesi olan bu mekâna yapılan her türlü saldırı ve tecavüz tüm İslam dünyasını hedef alır, tüm Müslümanları rencide eder. israilli yöneticilerin bunu bilmemesi mümkün değildir. İslam dünyası olarak isimlendirilen ülkeler kendi iç meseleleriyle ve birbirleriyle uğraşacaklarına, güçlü bir siyasi birliktelik sergileyebilselerdi hiç kimse Müslümanların bu mukaddes mekânını postallarıyla çiğnemeye cür'et etmezdi.

Önceki ve Sonraki Yazılar