Prodi'nin tavrı tam bir parodi

Eski İtalya Başbakanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı Romano Prodi...
Anlattıkları İslam ümmeti için trajedi, sözde medeniyet beşiği hümanist Batı'nın iç yüzünü gösterme bakımından da bir komedi...
Aslında Batı'nın yaptığı ikiyüzlülük tam bir parodi.
Şu malum Roman Prodi, dört yüz mültecinin denizdeki canlılara yem olmasından iki gün sonra akıllara ziyan bir herze yedi.
Yani Batı'nın açıkça söyleyemeyip geveleyip durduğu şeyleri dedi.
Peki, ne dedi?

"Mülteciler,  Türkiye'nin elinde atom bombası gibidir, Türkiye ne zaman isterse bunları üstümüze atabilir”

Korku, kâbusa dönüşmüş.
Romano Prodi, mültecilere yönelik faaliyetlerde bulunan Cizvit Mülteci Servisi'nin (JRS) İtalya'daki merkezi Centro Astalli'nin yıllık raporunun açıklandığı Roma'daki bir toplantıda “Bu anlaşma tatmin edici değil, çünkü güç dengesini dikkate alan garip bir ticarete dönüyor. Türkiye'nin elindeki 1 buçuk milyon (doğrusu 2,5 milyon civarı) mülteci, adeta bir atom bombası gibi, ne zaman isterse bunları üstümüze atabilir”  dedikten sonra, "insani açıdan biraz acıklı" demeyi de ihmal etmedi.
Prodi için kâbusa dönüşen ve biraz acıklı olan, bir vücudun azaları diye tanımlanan, bir yerine bir şey olursa tüm vücudun acı duyacağı bir parçamızın, Batı varoşlarında haysiyet, okyanuslarda yaşam mücadelesi veren, Ensarları olamadığımız muhacirler.
İstemedikleri bir savaşın mağduru, içimizdeki beyinsizlerin kurbanı olan kardeşlerimiz hani.
Karşılaştığımızda göz göze gelmemek için yüzümüzü çevirdiğimiz, göz göze geldiğimizde lanete müstahak olduğumuzu bize hatırlatan acı yanımız.
Atom bombası gibi kullanılmaya namzet muhacirlere Ensar olamamak ne büyük bela!
Vatanları şer güçlerin eliyle olmuş istila.
Katından bize yardım ya Rab!
Ya da eyle bizi türab!

DAYANDIĞINIZ YERE DİKKAT EDİN!

Bir gün keleşleri halka doğrultmaktan dem vurdular, bir başka gün tükürük denizinde halkı boğacaklarını söylediler.
Herkesin merak ettiği bu kurusıkı tehditlerin bir kaynağı olmalıydı.

Çözüm sürecinde dağa götürülen on bin militan mı, şehirlerin altına döşenen el yapımı patlayıcılar mı?

Ve Yüksek dağdan kaynağı açıklayan bir ses yankılandı: “Biz sırtımızı YPG'ye PYD'ye dayıyoruz.”
Sırtınızı Allah'a dayamadıktan sonra YPG ile LPG arasında ne fark ola ki.
İkisi de hava cıva.
YPG'nin şişirildiği gazın kaynağı Esed ise, balonun ömrünü varın siz düşünün.
Hem büyüklerimiz ne güzel söylemiş:
Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür.
Veya büyük şair Merhum Akif, dayanak noktamızı verir:
Allah'a dayan sa'ye sarıl, hikmete ram ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol

KİTAPSIZLAR KİTAPSIZCA VURDU

İnsani Yardım Vakfı (İHH) Kocaeli şubesinin yetim çocuklar için düzenlediği yardım gecesindeki görüntüler tartışmaya sebep oldu.
Yetimler için organize edilen bir program neden tartışılsın ki demeyin, zihniyet alçak olunca bakışlar çukurdan olur.
Kirli basın/yayın organlarında "Gecede yetim çocukların eline oyuncak silah ve kılıç verilerek cihad çağrısı yapıldığı" öne sürüldü.
Sahneye çıkan çocukların Rabia işareti yaparak etkinliğe katılanları selamladığı ifade edildi.
Tepkiyi gösterenlerin başında da çocukları hendeklerin önünde ölüme gönderenlerin olması da işin ironik tarafıydı.
Haber yalandı, etkinlik Çanakkale Savaşı ile ilgiliydi.
Çanakkale Savaşı da bir milletin, bir ülkenin değil bir ümmetin savaşıydı nitekim.
Çanakkale şehitliğini gezenler, o ruhu idrak edebilir, ha gece karanlığında güneş gözlüklerini takmamışlarsa tabi ki.
İHH konu ile ilgili bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti, kurumun lekelenmemesi adına. Daha önce paralel medyada İHH Kilis şubesini El Kaide ile ilişkilendirmiş, üç saat sonra da haberi kaldırtmıştı ancak kirli emeline ulaşıp sisli beyinlere kuşku bırakmıştı.

Amaç zihinleri bulandırmaksa, münafığın en iyi yaptığı iş bu.
Bugün gazetesinin nifak çabası günlerce sosyal medyada konuşuldu.
Nifakın küfürle valsı da siyah ile beyazın ittifakı gibi bir sonuca gebe. Siyah, beyaza galebe çalarak beyazı grileştirir. Gri de nifakın rengidir bir bakıma.
Son haberde de görüldüğü üzere, nifak küfrün gölgesinde kaldı ve küfrün kılıcı İHH gibi güzide bir kuruma kara çalmaya başladı.
Sermayesi tezek olandan bal ikramını beklemek ne kadar yersiz ise küfür ve nifaktan müspet davranış beklemek de o kadar yersiz ve gereksizdir.

İHH'nın "Kocaeli İHH İnsani Yardım Derneği'nin 19 Mart 2016 tarihli Çanakkale'nin Kutsal Emanetleri – Yetim Gecesi programı ile ilgili aslı astarı olmayan, sadece karalama ve programın gerçek mahiyetini saptırma maksatlı yayınların yapıldığına üzülerek şahit olduk. Haberde bahsi geçen program Kocaeli ili ve çevresinde bulunan hayırseverlerin Türkiye ve dünya üzerindeki yetim çocuklarla ilgili olarak farkındalıklarını arttırarak yetim çocuklara destek sunmak, ihtiyaçlarını gidermek üzere bir bilinç oluşturmak ve 101 sene evvel büyük bir zaferle ayrıldığımız Çanakkale Destanı'nı yâd etmek üzere icra edilmiş Çanakkale'nin Kutsal Emanetleri – Yetim Gecesi isimli programdır. Program akışı içerisinde davet edilen misafirlerin konuşmalarının yanı sıra ayrıca tarihe iz düşmüş, toplumlarının önünde örneklik yapmış olan Muhammed İkbal, Aliya İzzetbegoviç, Ömer Muhtar, Selahaddin Eyyübi, Malcom X ve Nene Hatun gibi şahsiyetlerin örnek hayatlarına da yer verilmiş. Malum medya organlarının dillerine dolayarak ‘yetim çocuğun eline oyuncak silah verildi' şeklinde karalama yaptıkları kısım da Nene Hatun'un anlatıldığı kısımdır. Nice kahramanlıklarla dolu tarihimizin mümtaz şahsiyetlerinden Nene HATUN, 101. yılını idrak ettiğimiz Çanakkale Destanı'nın da ruhaniyeti ile anlatılmıştır. Niyetleri farklı olan malum basın ve yayın organları ne Çanakkale destanına ne de yetimlerle ilgili yapılan programa yer vermişler. Kasıtlı ve maksatlı olarak Nene Hatun'un vatan savunması için cepheye koşuşunu anlatan tiyatral kısmı göstererek “İHH yetim çocukların eline silah verdi, cihat çağrısı yaptırdı!” manşetleriyle tamamen karalama maksatlı bir haber yapmışlardır. Bu yalan ve iftira dolu haberin tekzibi için hukuki mecralara başvuru yapılacak ve kanun önünde yalan haberi yapanlar cezalarını bulacaktır." açıklaması, kirli bir plan için pusuda bekleyen bütün paralel, yamuk, eşkenar içbükey bileşenlerinin nerede birleştiğini gösteriyor.

PROSPEKTÜS SORUNU

Başbakan Ahmet Davutoğlu, bir hafta önce “PKK, 2013'teki gibi silahları bırakıp ülke dışına çıkarsa görüşmeler tekrar başlayabilir.' dedi.
Bu sözden iki gün sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘Tek militan kalıncaya, ya da tüm militanlar teslim oluncaya kadar süreç böyle devam eder.' açıklamasıyla Davutoğlu'nu boşa çıkardı.
Bu hafta da aynı konu gündeme geldiğinde Davutoğlu bu sefer ‘Çözüm sürecine tekrar dönmek siyasi palavradır.' diyerek konuyu geçiştirdi.
Ortada bir sorunun olduğu aşikâr.
Bu sorunun çözüm beklediği de bir hakikat.
Prematüre doğan bebek için elbise renginin seçimini yapmak anlamsız.
Hastalık var, eczane de yanı başımızda; önemli olan bu hastalığa uygun bir prospektüs bulmak.
Çünkü ilacın dozu az verildi mi hastadaki mikroplara karşı beden direnç kazanmaz, fazla verildi mi bedende zehirlenmeye yol açar.
Öyleyse tabibin bir heyetle raporu incelemesi ve ilacı ona göre hazırlaması gerekir, zira hastada birden fazla hastalığın olduğu kuvvetle muhtemeldir.
“Masaya oturmaktan başka çare yok” demek, aslında doğrudan; ‘PKK'yla egemenlik pazarlığı yapmaktan başka çıkar yol yok' demektir. Bu yol, yol edinildiği takdirde Türkiye'nin istikamet ve akıbetinin iyi olmayacağı aşikârdır.” sözleri de Kurtuluş Tayiz'e ait.
Öyleyse çözüm ne?
Çözüm basit:
Silahların bırakılması konusunda atılacak adımlarla ilgili yol haritasını PKK ile belirlemek.
Kürtlerin haklarını PKK ile pazarlık konusu yapmadan vermek, yani tüm milletleri bu ülkenin asli unsuru görmek.

Hiç de çetrefilli değil, değil mi?

Topu topu iki maddecik.
Aslında İslam'ın öngördüğü zaviyeden olaya bakılsa ortada sorun yok.
Rahmani bakış yerine Şeytani bakışla bakılınca her insanın kafasında farklı bir tilki dolaşır.
Meselenin nedeni insan/İslam olamamak, başka söze ne hacet!

TERS BAKIŞ

BİRİLERİ UYUŞTURUCU/FUHUŞ MU DEDİ?

PKK sıkıştıkça yöntem değiştirir, gardını ona göre almaya çalışır.
‘Eee! Ne var bunda' der gibi haklı bir bakışla baktığınızı görüyorum.
Şüphesiz bundan daha doğal bir durum yok.
Silahlı bir örgütsünüz, düşman bellediğiniz kişiler planınızı boşa çıkarmışlar, siz de pek tabii olarak yeni bir taktiğe başvurursunuz.
Dağlar dar geldiyse, savaşı şehirlere taşırsınız.

Her türlü yolu mubah gören bir anlayıştaysanız ve vicdan/iman cepkeninizin fermuarı bozuksa veya zaten fermuar kullanmıyorsanız çocukların oyun alanı bellediği sokaklara, değil bir sokağı bir mahalleyi havaya uçuracak patlayıcıyı yerleştirir, aynı anda yüzlerce evden vaveyla çıkmasına sebep olursunuz.
Bu vaveyladan sonra da pişkin pişkin "eylemimiz ses getirdi" der, kasım kasım kasılırsınız.
Yaz sıcağında Mardin'de elektrik trafosunu patlatıp kırk köyü elektriksiz bırakınca trolleriniz twiter hesaplarında "eylemin etkisi kırk köyde hissedildi" demişlerdi nitekim.
Espri yapmak onların da hakkı elbette.

Sonra gençlere ihtiyaç hissettiğiniz anda Sur'un varoşlarında bir sarımlık esrar için ölüme koşacak genç bulmak zor olmasa gerek.
Uyuşturucu stokunuz mu bitti, Lice'de askerin gidemediği/giremediği tarlalarda çiftçileriniz, metropollerde özel depolarda yığınak yapan uyuşturucu baronlarınız ne güne duruyor?
Ar damarı çatlamamış genç kızları iknada zorlanıyorsanız namusu toplumsal kâbus diye lanse edip bu sloganınızı billboardlarda afişe ederek deyyusluğu meşrulaştıracak yollar ararsınız.
Baktınız, toplumda kişileri kutsama gibi kanaat mi hâkim, annesi Türk olan birini kahraman diye pazarlayıp bir taşla kuş sürüsü avlarsınız, sonuçta kuş beyinli çok ve av yasağı henüz başlamamış ya da resmi ideolojinin yasağını kim ipler?
Anne Türk olunca Türkler arasında kuş beyinli bulma ihtimali de var, değil mi yani?

Dolayısıyla "Benim annem de Türk'tür"deki derin felsefenin hikmetini anlamamış saf beyinler sizin kahramanınızı korkaklık veya döneklikle itham edebilir, siz felsefenin derinliklerinde yüzmüş bireyler olarak toplumun sizi anlaması için sabredecek, yok yok sabredecek zamanınız kalmadıysa, namlunun soğuk ucunu halkın ensesine dokundurup davanın hikmetini(!) anlatacaksınız.
Peşinizden gelenlerin samimiyetini test etmek için sokaklarında hendek kazacak, yatak odaları ile komşularının yatak odaları arasındaki duvarları kaldırarak yıllardır kaldırmaya çalıştığınız edep duygusunu kaldırma çabanızda mesafe kat edeceksiniz.
Bütün bir mahalleyi birbirine bağlayarak komünal bir hayatın pratikliğini göstereceksiniz.

Altmış yaşındaki ihtiyarı on beş yaşındaki çocuğa tokatlatıp Politbüro şeflerine karşı gelmenin ne menem bir suç olduğunu halka kibarca(!) izah edeceksiniz.
Yakın tabanınızın evi barkı yıkılıp yine peşinizden geliyorsa üzerlerinde yeni fanteziler deneyeceksiniz.
Fantezi sıkıntısı mı çekiyorsunuz; Kamboçya, Çin,  Rohingya /Myanmar…

O da kesmediyse, Guatamala'da "BİJÎ SEROK Obama"

Bütün bunlara rağmen, her şey bitti, bitme noktasına geldiniz, kırk yıllık emeği heba etme tehlikesi var.
Urfa'da belediye başkanı olmak vardı, “Yaşar Kemal benimle röportaj yapsın, bu fırsatı kaçırmasın” diyen tanrıcıkla irtibatınız kesilince, haydi Cemil bir şeyler söyle!
diye feryat eder Karayılan ve Cemil Bayık'ın arabesk/Kürdi Hicazkâr makamında söylediği şarkının sözleri kulaklarımızın pasını alır:
"Çocuklara el uzatıyorlar, gençliğin içinde eroin kullanımını yayıyor, fuhuş ve her türlü ahlâksızlığı geliştiriyorlar. Ayrıca tedavi aracılığıyla hepatit B hastalığı gibi bazı hastalıkları yayıyorlar"
Bu sözler, kırk yıllık itiraf mı, bir komedinin alkışı hak eden can alıcı bölümü mü veya bir deli saçması mı?
Kim bilir, belki de hepsi!

Önceki ve Sonraki Yazılar