Ramazan Sofileri Nisan Allameleri

Sadece Ramazan ayında namaz kılıp, Kur’an okuyan, camide yatıp kalkan, adeta kendini ahirete adayan kişiler vardır. Bayram namazına kadar sürer bu takva(!) halleri. Bayramlaşmadan sonra da takkeyi çıkarıp; eski kelleri ile baş başa kalırlar. Kürtçede bunlara “Sofiyê Meha Remezanê…” denir. Devamına gerek yok. Zaten bayramdan bir gün sonra camiye gittiğinizde onlardan eser göremezsiniz. Hatta kenar mahalle veya bir köyde iseniz; imamın hemen yanında namaza durursunuz. Anlayacağınız imam ile yalnızsınızdır.
 
Son birkaç yıldır memleketimizde Nisan ayı başlarken Peygamber Sevdalılarının etkinlikleri de başlar. Her yıl artan coşku ve yoğunlukta etkinliklerle, birçok yerde Resulullah (sav) gündeme taşınır. Siyer yarışmaları düzenlenir, salâvat kampanyaları başlatılır.

Bununla beraber birçok tarafta da “bidat avcıları” oraya çıkar. Bunların mevcudiyetlerin yegâne temeli; bu etkinliklere katılan insanlara mewlidin sünnette olmayışını tebliğ(!) etmek ve bu şekilde etkinliklere katılımı azaltmaktır. “Katılımı azaltmak” diyorum; çünkü gaye gerçekten bir yanlışı düzeltmek olsaydı; bu kişiler direk etkinliği düzenleyenlere gider, onlara delillerini aktarırlardı. Platform yetkilileri de herhalde söyleyecek birkaç sözü sahiptirler; bir şekilde bir taraf diğerini ikna ederdi. Ancak bunu yapmazlar. Belağat üslubu yerine, gözlerine kestirdiklerine fısıldama yolunu seçerler.

Sanki her tarafta ahlaksızlık sergilenen, piyango dükkânlarının önünde sıra beklenen, içki bazı yerlerde yasaklandığında bile feveran edilen memleket burası değil. Sanırsınız ki bu allameler her şeyi Kur’an ve Sünnete uydurmuşlar da sıra Kutlu Doğum Etkinliklerine gelmiş. Esasen, harama söz söyleme ihtiyacı bile hissetmemek; buna karşı meydanlarda yankılanan tekbir ve salâvatlara savaş açmak; bu insanların kiminle aynı safta mücadele ettiklerinin apaçık göstergesidir.
 
Safın bir tarafı, etkinliklere resmi engeller çıkarırken; diğer tarafı resmiyeti bile bir tarafa atarak zorbalıkla hayırlı amelleri engellemeye; o da olmasa zarar vermeye çalışıyorlar. Bel’amcıklar ise geri hizmette ellerinden geleni yapıyor.

Oysa girdiğimiz bu bahar mevsiminde biz Kutlu Doğum Etkinlikleri ile uğraşırken kimileri okullarda yapacakları ahlaksız bahar şenliklerine hazırlanıyor. Köylerden şehir merkezlerine kadar, kadın-erkek karışık düğünler yapılıyor. Belamcıklarımızın hiç biri bu bidatlere ses çıkarmıyor.

Hakikaten! İnsanın bacısı, eşi veya kızı yabancı biriyle beraber oynayacak; elleri kenetlenmiş bir şekilde halay çekecek ama kendisi bundan hiç rahatsız olmayacak… Bu nasıl bir anlayıştır? Adama başka bir zamanda böyle bir şey teklif etsen; kan çıkar, ardından da kan davası. Ancak düğün oldu mu sanki oraya giden ar ve namus duygularını evde bırakıp gidiyor. Ne kadar söylesen de “e buğun düğündür ama” diyor. Nisan allamelerimizden “tık” yok. Öğrenilmiş çaresizlik midir, alışa alışa normal görmek midir, bilmiyorum artık.

Bir taziye dönüşünde, beraberimizdeki hocaya bir arkadaş, eşek eti ile ilgili soru sormuştu. Hoca cevabını verdikten sonra bir tez paylaştı bizimle. Bilimsel olamamakla birlikte tez şöyle: Fabrikalar topluma önce bir şekilde domuz eti yedirdiler, ta ki kıskançlık duygusunu yok etiler. Ancak gene de hakikat izah edilince; insanlar düşünüyor ve hatadan dönüyordu. Derken eşek eti yedirdiler, bu kez onun etkisiyle artık insanlar doğru düşünme yeteneklerini de kaybetti. Artık ne kadar anlatsak da çare olmuyor.
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar