Menderes YILDIRIM

Menderes YILDIRIM

Şehidlerin ekimi

 6-7 Ekim 2014'te Türkiye'de; Kürdistan bölgesinde çok önemli olaylar oldu. Birileri, karanlık emelleri için ciddi şeyler test etti.  “Van, Muş, Şanlıurfa, Antep, Siirt, Mardin, Bingöl, Adana, İzmir ve özellikle de Diyarbekir”  gibi şehirlerde devlete karşı bir kalkışma; Kürt halkının dindarlarına karşı, devletin 1924 ve 38 tarihlerinde uyguladığı “te'dip, tenkil” hatta “katliam” test edildi. Yabancılar değil, yabancılaşmış yerliler tarafından cinayet işlendi; mazlumların tarlasına Ekim'de ekin yerine şehid ekildi.

Olan bitenlerin içeriği; olayın kimler tarafından, ne için yapıldığı; tartışmaya yer bırakmayacak bir şekilde tüm delilleriyle ortadaydı. Bunlara rağmen yine masum birilerinin kanı haksız yere aktı. Etkili ve yetkili kimseler yine; “borçlarını” ödemeyip “bahar hesabına duvara yazdılar!” Yine “geçmişi oynadılar” gibi.

Evet, dökülen; bizzat “Şeyh Said, Said Nursî, İskilipli Atıf Hocalardan” günümüze kalan varislerinin kanlarıydı; mübarek, makbul olsun.

Türkiye, bu şehitlerin masumiyetini konuşup evlerine canlı yayın bağlantıları gerçekleştirildikçe mahcup, mahzundum. Artık şehitlerin taziyelerine gidebildiğim için onları yazabilirim. Manevî şahsiyetleriyle konuşalım:

“Ey şehidan, Ey azizan! Ey zamanın destanları! Ey Din-i İslam gibi garip gelip, garip gidenler! Cennet bağlarında Ashab-ı Uhdud, İmam Hüseyn komşunuz olsun!

      Kurban Bayramı'nın kurbanları! Bir şehrin can mal ve namus güvenliğinden sorumlu olan valisine göre:  “O gün şehrin 26 değişik noktasında, aynı anda, belli olaylar cereyan etti. Müdahale etmek isteyen güvenlik güçlerine uzun namlulu silahlarla ateş edildi. Olaylar, bir grubun diğer bir gruba saldırısıyla başladı… Olaylara 12 yaş altı çocuklar da katıldı…”

Ey muhtacın ihtiyacını giderirken kurban olanlar!  “Bir grup diğer bir gruba saldırmadı.” O gün insanlar üçe ayrıldı: “seyreden yetkililer, cana-mala kastedenler, canı-malı korumaya çalışanlar.”

Bu hengâmede “bir grup et, diğeri silah dağıtıyordu; biri öldürüyor, diğeri kurtulmaya çalışıyordu; biri zalim, biri mazlum oluyordu; biri dine imana küfür, diğeri mel'una lanetle tekbir çekiyordu; biri bijî Serok Apê/Obama, biri “Muhammed'e can feda” diyordu.

Yine biri, kendinden başka herkesi katlediyor, diğeri imdada yetişmeye çalışıyordu; biri çocukları suça-ölüme sürüyor, diğeri çocuklar duymasın/ağlamasın diyordu; birine Azrail, birine Cebrail yetişiyordu.   

Nihayetinde birinin evdeki hesabı çarşıya uymamış, diğerinin karıştırılan tüm hesapları –İlahi inayetle- düzelmiş; biri Sakar çukurlarına, biri Rıdvan Bağlarına iniyordu;  biri canî, biri can oluyordu.

O gün, suç ve suçlu ortadaydı ancak her askerî darbe sonrasında milletin başına karabasan gibi çöken tomalar, zırhlı araçlar, çelik yelekli abiler, eli tetikte süngülü rap rap'lar görünmedi.

Olsun be şehidim; yine de hepimiz kardeştik(!?) Hem de bin yıldır et ile tırnak gibiydik.

Yine de şaşmadınız;  “kor ateşe dönmüş olan İslam'ı elinize alıp ve yandınız!”  Sığındığınız hain evlerde, tenha karanlık sokaklarda mazlumiyetinizle annelerin ciğerlerini yaktınız.

Hz. Zeyneb, Yezid'in kuşattığı Kerbela'nın; “Kürdistan'ın laik, fuhşiyatçı, ulusalcı CHP'sinin” kuyusundan çıkan ”Yusuf Er” de Ekim 2014'ün şahididir. Görelim:

Köy-Der'de şehit olan Turan Yavaş, adın reklam tabelalarına değil, Arş-ı Ala'ya yazıldı.  Şehid Cumali Güneş, Urfa'dan Amed'e, Nemrud'un narını söndürmeye gelmişti. Şehid Riyad Güneş, kuruyemişlerin, adın gibi yeşil bahçelere dönüp meyveye durdu.

Şehid Hasan Gökgöz; “şehitlik yakıştı be!” Doğan çocuğunla dirildin! Baban, gururlu bir Ebu  Zer'dir.

Şehid Ahmet Dabak;  elindeki kurban eti, yaşadıkların ve yol arkadaşların, sorgusuz cennet ruhsatıdır.

Şehid Yasin Börü, İHL'yi 11. sınıftan terk edip doktora tezleri için dersler verdin.  Melek yüzlü çocuk, âşıkların ne kadar da çok! Adının anıldığı yerde melekler dolaşır. Sana aşık deden; “Yevmul Mahşerde Yasin'im İçin soracağım, ben soracağım onlara…(!)” diyordu.

Kimseler sormadı; “Bin bir başlı kartalı, nasıl taşır kanarya?” Öten İslam'ın bülbülleriyle buluşmak için ikram/ihsan lokmasını, mahrumlara torba torba dağıtmaya adandı kanaryalarım. Kırdılar kanatlarını. Vuruldukları aşk uğruna yanarken duman duman yükseldiler Refik-i Âlâ'ya! Şehidi  “kıskanırım, yemiş yüklü dalı var…”

Bilirim elinizde kurban eti dışında bir şey yoktu.  Görüyor musun Can; suç belli, suçlu belli; ama ötesi yok. Unutulmasın; “mazlumların yüreklerinden kopan ÂH'ı, elbet getirir zalimin başına LANETULLAH'ı”

Sizler hayatın; artık “böyle gelip böyle devam” etmeyeceğini  “gafilin, zalimin; -herkesten önce bertaraf olacak olan- “bî-taraf'ın” yüzüne haykırdınız! “Öyle bir günün azabından sakınınız ki o gün geldiğinde, sadece suçlu olanlarınıza dokunmakla kalmaz!” ayetinin Hakk olduğunu haykırdınız.

Fail-i meçhullerin şehri Diyarbekir'in karanlık ve dar sokakları saf ve masumiyetinizle aydınlandı. Ay ve Güneş kandiliniz olsun!

Andolsun ki, Allah ve Peygamber Sevdalısı olma dışında bir derdiniz yoktu. “Kentin en uzak yerinden koşarak gelen bir adam (gibi): -Ey kavmim, Allah'ın elçilerine uyun…!»(Yasin/20) demekteyken  şehid edildiniz. Mübarek olsun!

Kıyametin başınıza koparıldığı tekin olmayan yerlerde, “mahrumlara umut olmak” heyhat, mangal gibi yürek ister! Oralarda can pazarında Cennet Bağları satılır; mertlik bedel ister hey!

Ey şehidan! Masumiyet ve mazlumiyetiniz; insanlık vicdanında tescillenmiştir.

Ey şehidan, ey azizan, Yaşarken göremedim, tanıyamadım; siz gidince gördüm evlerinizi. “Müminler , bir vücudun azaları gibidir.” diyen ganimet içindeki kardeşlerimize ithaf ediyorum.  Her imanlı ve onurlu yürek duysun! O evlerde dert varsa, derman olamayan mü'minlerin üzerine neler yağmaz ki!    Elinde “dağıtılacak kurban eti listesi” olan “şehitlerin ailelerinin listesi,” elbette imanlı yüreklerde vardır/olmak zorundadır.    

Şehidan! Evinize yükselen o dar, mahrum, sefil ve sıvası bitkin merdivenler…“Cennete varan dikenli yollar” gibiydi. O mahzun ama gururlu evlere yükselirken; Miraç esintileri hissediyor; Sümeyye, Yasirleri görüyordum. Bilal, Ebu Duccane, Hamza (ra) oralardaydı.  

Diyarbekir'in havasını gayet ağır; endişe terlerini döken müminini mağrur, tedbirli ve temkinli gördüm.   

Anladım ki denenenler; artık kesinlikle denenmemek zorunda. Varsa Deli Dumrulluğa, Don Kişotluğa, Kazıklı Voyvodalığa soyunan, aklını başına toplamalı; vakit geçmemişken adam olmalıdır. Memlekete de bölgeye de yazık olmamalı, herkes aynı gemidedir. Devlet kritik durumlarda seyirci değil, adaletiyle ortaya çıkıp sorumluluk almak zorundadır.  Kardeşlik; birlik, beraberlik adına kalan son şanslara sahip çıkılmalıdır.

Vallahi o gün, yanlış hesaplar uğruna yanlış yapıldı; zulmedildi! “Her yer Kobanî” değil “Halepçe” olsa da bu halk Müslüman: Allah'ın dini baki ve Allah Azîz'dir.

“Burçlara sahip göğe andolsun!  Vaat edilen güne andolsun! Tanıklık edene ve tanıklık edilene andolsun!” ki Mustaz'aflardan,  “sırf, Aziz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar.” (Buruc:1-3; 8-9)

İşte bu yüzden;  mülkün, hâkimiyetin kayıtsız şartsız sahibi, “Wel fecr!”  ile ferman buyurdu:  “Ey mutmain nefis; Rabb'ine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön! Razı olduğum kullarımın arasına (ve) Cennetime gir! (Fecr: 27-30). Duydunuz mu ey, “Yasin? We'l Kur'an'il  Hekîm!”  Derûnî selam ve dualarımla!
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.