Tekbirsiz kültür

Biraz tontiş, biraz sempatik… Ama acaaip kültürlü…

Öyle ya, kültürlü olmasaydı koskoca Kültür Bakanı olabilir miydi?

Neyse bırakalım fiziğini de söylemine bakalım sempatik, tontiş, kültürlü bakanımızın…

 “Tekbirin kültürümüzde yeri yok”

Haydaaaa!

Bu da nereden çıktı demeyin, zira amaç gündem değiştirmekse iyi iş gördü.

Yani Kültür Bakanı Nabi AVCI'nın sözleri bir anda ülke gündemine oturdu.

Kafalarda sorular da uçuşmuyor değil tabi ki…

Sahi kültümüzde yok dediği dönemle hangi dönemi kastediyor, acaba?

Düşünsenize Orta Asya'da at sırtını mekân eyleyen Türk avcılarının bir gergedanı avladıktan sonra bunu tekbirlerle kutladıklarını…

Ya da Çin Seddi'nin arkasında tekbir sesleriyle Çin sarayının çınlamasını ve Çin hanedanının kaçan uykusunu.

Hiç de fena sayılmazdı, ama Nabi Avcı Bey'in de dediği gibi tekbirin söz konusu dönemlerde kültürümüzde yeri yoktu, çünkü o dönemde tekbir yoktu.

Ne zeki bir buluş değil mi?

Olmayan bir şeyin kültürümüzde yeri olabilir miydi?

Hac da yoktu,  zekât da yoktu.

Hatta sadaka da yoktu…

Ama çaput bağlama geleneğimiz aynen bugünkü gibi vardı.

Domuz etini yememek gibi bir gelenek de yoktu ve her avlanılan domuz için sevinç naraları bile atılırdı.

Ayrıca eski Türklerde şöyle bir geleneğin olduğunu biliyordur tarihçilerimiz.

Ölen savaşçı Türk'ün ardından kırk gün yas tutulurdu.

Kırkıncı gününde cümbür cemaat mezarının başına gidilir, ölenin atı kesilip pişirilirdi.

Bu ziyafetten sonra da taziye sonlandırılırdı.

Bunu unutmuş mu acaba Nabi Bey?

Eee, günümüzde at besleyen Türk kalmadığına göre Nişantaşı'nda, Etilerde yaşayan Kokoş Figen'in ölümünün kırkıncı gününde beslediği finosunun kesilip yendiğini düşünün. Kültürü çağcıllaştırma adına.

Ne de olsa bunun kültürümüzde iyi kötü bir karşılığı var değil mi Nabi Bey?

***

Anlaşılan, Laik sistemde büyüyen Nabi Bey, laikliğin veya resmi ideolojinin dayattığı eğitimden etkilenmiş olacak ki kültürümüzü Cumhuriyet sonrası ve Orta Asya dönemiyle sınırlandırıyor.

Ya aradaki bin yıllık süreç?

İşte o süreç, resmi ideolojinin gazabına uğramış.

Çünkü o dönemi es geçiyor resmi ideoloji.

Başka türlü halkın İslam'la bağını nasıl koparsın?

Amaç ihanet, Nabi Bey'in içinde bulunduğu durum ise tek kelimeyle gaflet…

Gaflet değilse dalalet.

Nabi Bey'in resmi ideolojinin müfredatından etkilenerek ortaya attığı parlak(!) fikrin doğruluğunu tartışıp durmaktan ziyade benim bildiğim bir hakikat var:

Tekbir; müminin yüreğine cesaret verir, kâfirin yüreğine ise korku salar.

Öyleyse her iki amaç için; TEKBİİİİİİR!

GÜLEN'İN MEFTUNU ENES

Enes Gülen(Kanter), Gülen örgütünün en uzun militanı…

Soyadının ikili yazılması son dönem moda olan kızlık soy isminin kullanılmasını çağrıştırması sizi yanıltmasın, Gülen'e muhabbetinden dolayı Gülen'in risalede zikredilen ebter olmadığını kanıtlama çabasından başka bir şey değildir.

En uzun militan dedik, ancak uzunluğuna paralel bir durumu yansıtırcasına büyük laflarla gündeme oturması alışılagelen bir hâl aldı.

Enes, meczup FETO'nun adeta bir meftunu…

Bu özelliğini bilmeyenler, soyadını Gülen olarak değiştirmesini bir hayli dillendirdi. Herkes soyadını değiştirme eyleminin nedenini kendince yorumladı.

Zaten mutlak bir cevap bulmak da olanaklı görünmüyor.

Ailesinin reddiyesi mi, örgütün aileyi koruma adına takkiyesi mi bilinmez.

Kimileri bunun nedenini Kanter'in ailesinin kendisini reddetmesine bağladı, kimisi de başka iddialar ortaya attı.

İddialar uçuk kaçık olduğundan, bunları burada yazmanın gereksiz olduğu inancındayım.

Kanter'in her açıklaması, bir fikir adamını, bir cemaat liderini sevmesinden ziyade, ergen âşıkların birbirlerinin cep telefonuna attıkları özel mesajlar kabilinde oldu nedense.

Yaklaşık bir ay önce "Hocaefendi'yi seviyorum diye asacaklar mı, gülerek koşarak giderim ipe. Bu dava uğrunda bir değil bin başım olsa hepsini veririm. Cennetler feda olsun Cehennemlere güler geçerim. Onun sevgisi ana, baba, eş, dost, arkadaş hepsinin üstündedir. Dönersem kalleşim. Tüm korkaklara Yezid'lere Tiran'lara tüm Firavun'lara ve avanelerine kapAK olsun" açıklamaları, dikkatleri bir anda Hasan Sabbah ve Haşhaşiler olayına çekmiş ve Vladimir Bartol'un Alamut Kalesi'nin satışlarında patlama olmuştu.

Beyin nakli gerçekleştirdiğine inanılan bu bostan korkuluğunun son paylaşımı, ergenlerin bile “oha” diyeceği cinsten.

Kanter kendi resmi twitter adresinden "Seninle cehennem ödüldür bana/Sensiz cennet bile sürgün sayılır" diye yazdı yazmasına ancak Hocasının evleneceği haberi paylaşımının yankı bulmasına müsaade etmedi.

Yani Fetoist Enes'in bir deli saçması daha güme gitti.

Ters Köşe

HURŞİT KÜLTER NEREDE?

Örgüt, son bir yıldır hayal edemeyeceği, havsalasının alamayacağı kadar geniş bir taban kitlesini kaybetti. Taban kaybettikçe kurduğu senaryolarla tabanı diri tutmaya, dahası alana çekmeye çalıştı.

Ancak 6/8 Ekim olaylarından sonra halk, ihanet üzeri kurulan senaryonun oyundan ibaret olduğunun farkına vardı ve hiçbir zaman örgüte yüz vermedi.

Medyası, Cizre'de bebek cesedinin yirmi gün buzdolabında saklı tutulduğunu yazdı; Nişantaşı ve Etiler'in yaşamı Kapitalist, söylemi sosyalist avanakları dışında kimse inanmadı.

Öyle ya, kış günü ve aylarca elektriğin olmadığı ilçede cesetler neden buzdolabına konsun ki?

Kitlelerin sokağa dökülmesini beklediler, yer yerinden oynar sandılar, ama tutmadı.

Halk, dönüp göz ucuyla bile bakmadı, bakma ihtiyacı hissetmedi.

Çünkü bölge insanı “Yalancı Çoban” hikâyesine inana inana örgüte inanma melekelerini yitirdi.

Bunca kullanılmışlıktan sonra örgütün yalanına inanmanın aptallıkla eşdeğer olduğunu anladı nihayet.

Ancak örgütün pes etmeye niyeti yoktur. Çünkü kırk yıldır uydurduğu yalanlardan nemalanıyor.

Yalandan ucuz malzeme de bulmak olanaksız.

Cizre'de buzdolabındaki bebek senaryosu tutmadıysa ve fotoğrafın Gazze'ye ait olduğu anlaşılmışsa, işbirliği halindeki FETO örgütünün üniformalı militanlarından destek almak gerekirdi, yeri gelince aldı.

Varto'da çıplak militan… Şırnak'ta cesedi sürükleme senaryoları…

Ya duvarlara yazılan faşist yazılar?

Halk, bütün bunlara rağmen yine bigâne kaldı.

Dedim ya örgüte karşı inanma melekelerini yitirdi diye.

Kurulan senaryoların hiçbiri örgütü kurtaramıyordu.

Öyleyse yeni ve etkili bir senaryo gerekirdi ve bu senaryo Batı'da da ses getirmeliydi.

Dâhice sanılan, ancak oldukça acemi bir senaryo kuruldu.

Senaryo bir anlamda örgütün belki de son kumarıydı.

HDP'nin doğu versiyonu olan DBP'de görevli Hurşit Külter'in gözaltına alındığı dillendirildi.

Güya gözaltına alınan şahıs “etrafım çevrildi, özel harekâtçılar beni aldı” dedikten sonra kendisinden haber alınamamıştı.

Kurgusunu görünce filmin başından itibaren sonunu anladım ve filmi izlemeyi bıraktım.

Ne Pervin Buldan, ne Sezgin Tanrıkulu ne de olaya müdahil olan AB ve ABD yetkilileri benim gördüklerimi görebildi.

İlk günden itibaren “Hurşit Külter, Kandil'e gitmiş” dedim, ancak burada yanıldığımı da itiraf etmek durumundayım.

 Çünkü Hurşit, Kandil'de değil Kerkük'te çıktı.

Bu kadarlık hata payını da hoş görür okuyucularım sanırım.

Çünkü sinyal alıcılarımın kapsama alanında bu kadar hata payı olduğunu peşinen kabul etmek durumundayım.

***

PKK'ya yakın Fırat Haber Ajansı'na açıklama yapan Külter, geç haber verdiği için özür dilemeyi de ihmal etmedi.

Ancak özrü Yeşilçam filmlerinde meşhur olan Maho Ağa'nın Bilo'yu her kandırmasından sonra “hele Bilo kurban de ki neden?” sözünü akıllara getirmektedir.

27 Mayıs'tan beri haber alınamayan Külter adına hastaglar açıldı, basın açıklamaları, gösteriler yapıldı ve belki de en önemlisi kendilerine yakın kitleden bazıları çocuklarına Hurşit ismini verdi. 

Bu insanların çocuklarına “Hurşit!” diye seslenişinde gözlerinin önünde beliren bir “Yalancı Çoban” siluetini ve ismi konulan çocuğun gelecekte isminin hikâyesini arkadaşlarına anlatmasını gözünüzde canlandırın.

Hurşit'in açıklaması da senaryodan çok daha komik…

PKK'ya yakın Fırat Haber Ajansı'nın yayınladığı açıklamasında:

“Bu açıklamayı bu kadar geç yaptığım için başta benim için mücadele yürüten herkesten özür diliyorum. Fakat bilinmelidir ki ilk defa böylesi bir açıklama imkânı buldum. Çünkü içinde bulunduğum güvenlik koşulları bu açıklamayı yapmama izin vermiyordu.”

Dört ay sonra açıklama fırsatı buldu, helal olsun!

Ancak bundan daha komik olan bölüm var:

Sıkı durun, geliyor!

“Ben binadan çıktıktan sonra kaçtığımı fark ettiler. Arkadan vurup öldürmek ya da yakalamak istediler. Ama ben kaçıp kurtuldum.”

Kaçmak ve arkadan vurma niyetinde olduklarını anlamak… Müthiş bir deha…

Ancak dört ay boyunca bir açıklama fırsatı bulamamak, ne kadar da aksiyon dolu bir film değil mi?…

****

Her şeye rağmen şu Hurşit çok ballı bir çocuk…

Ya senaryoyu halk yeseydi, senaryo halktan ciddi bir destek görseydi?

İşte o zaman senaryonun etkisini artırma adına örgütün Hurşit'in cesedini bir çöplüğe atması işten bile değildi.

Bir iç infaz ve görkemli cenaze töreni…

Alışılagelen bir durum…

Sonra kahramanlık destanlarını yazan kullanıma hazır kalemler…

******

Batı dünyasında da yankı bulan bu olayla örgüt yine ayağına sıkmadı mı dersiniz?

Eee, zaten yaklaşık bir buçuk yıldır her eylemle kafasına sıkıyor, bir defa da ayağına sıkmış.

Çok mu?

Önceki ve Sonraki Yazılar