Ülkeler Hünkârlar Peykeler Heykeller

Ülkeler… İhtişam ve büyük işler. Varlıklarını görünür kılan peykeler ve üzerlerine oturtulmuş türlü türlü heykeller. Ahaliye emir düzerler. Vazifeyi kutsal bellerler. Amma hizmet verileni kerih bilirler. Sedirlere konduruluncaya değin yumuşak ve esnekçeler. Konulur konulmaz hızla donduran tılsımlı bir su içerler. Esnemez ve “işlenmez” olurlar. Kaskatı kesilirler. Yukardan bakana daima gülen itaatkâr; aşağıdan bakınca somurtan, göz bebeği çıkarılmış iki yüzlü taştan heykeller oluverirler.

Yukarıdan bakanı hep mutlu ederler. Aşağıdan bakan için kahır ve çile.

Ahali onları temsilci bile… Hünkâr'ın emrinde seçilmiş güle… oysa yukarıdan emirleri bize demir eyleye…

Tebaa kuvveden yoksun nazenin kelebek ve zuhal. Ne çare örse konmuş konulacak dal muhal. Çilekeş! Heykeller çekiç sallar örse behemahal. Çıkan büyük sesten memnun yukarıdaki efe. Zan eder ki ahaliye büyük bir hizmet eyleye. Demire şekil verip köylüye kürek eyleye. Yukarıdan bir su daha gönderir, demirlerin hepsi olsun çelik diye. Heykel her zamanki gibi suyu kendi içer. Olur çelikten daha muhkem bir heykel. Artık ne eğilir ne de bükülür hak öze. Ne darbeye tınlar ne de bir söze. Bu döngü kısırlaşır devam eder el an. Üretmez, çoğaltmaz “insan”ı inan.

Yukarıdaki Hünkâr bereketli nesiller çoğaldı sevdasında, heykeller maşa. Yerli heykeller ise çoğalmış, sedirde debdebe ve şa'şaa. Her yukardan akıtılan su daha da sertleştirirmiş. Sertliği içe doğru yayıp kalbe sirayet etmiş. Kaskatı kesilen yüreklerle heykeller, nesilleri pervasızca itlaf eylemiş. Çıkmamış bir tek Musa ve imdat edecek ermiş.

Bir gün Hünkâr yukardan sevinçle inivermiş yere. Habire yukardan gönderdiği suyun semeresini göre: Çelikten küreklerle kazılan bahçeleri; sağlam kazmalar ile yapılan mutlu haneleri.

Yandan bakınca da heykeller hep gülerlermiş. Yedirmişler Hünkâr'a birkaç çemiş ile yemiş. “Ahali çalışır biz rahatsız etmeyelim boş yere. Bakalım etrafa birkaç numunelik yere.” “Hünkâr beğendi” bu numuneleri. Bilmezdi buralar heykellerin yeri.

Birkaç kez inip çıkmış manzara aynı. Bu defa ısrarla sormuş “ahali hani?” : “Sormayın Hünkâr'ım bu dünya fani. Etrafta çokça var canavar ve cani.”

Manzaraya nazar eyleyen Hünkâr anlayıvermiş. Ahaliden kalmışsa birkaç deli o da kaçıvermiş. Ahalinin olduğu tarafa atlayıvermiş. Oradan bakınca heykellere, kaskatı kesilmiş. Bunu fark eden heykeller etrafı sarmış.

Etrafta ne ahali ne veli ne de bir deli. Tükenmiş nesiller, yok koruyacak besbelli. Çok pişman olmuş, bitmez hederi ve kederi. Bu saatten sonra pişmanlığın kaçtır ederi.

Heykeller etrafını daraltmış, tam bir isyan. İnsan aklı malûldur geçmiş hep nisyan. Yok etrafta imdat edecek bir tek insan.

Akıtılan sularla bağı bahçeyi canlandırmaktan vazgeçtim neyse; meğer bu su ile çelikleştirilen kılıçlar Hünkâr'ı kese. Son pişmanlık fayda vermez kulakta küpe herkese. Acep ders olur mu ondan sonra gelen sarık ve fese.

Yeni bir Hünkâr'a gebe ahali. Doğurur doğurmaz etrafta birçok veli! Veliler! Oturdu mu peykeye acep olurlar kimin yeli? Sormayın bana bak tarihten belli. Ancak vardır birkaç velinin, makberi belli. Gerisinin elinde keskin hançeri.  Çıkmaz bunlardan evliya ve çelebi.  Belki eşkiya ve yeniçeri. Hünkâr'ın gitmeli başından aklı evveli. Çıkacaksa tarihten bir ders-i ezberi. Bozulmalı ezberler, bulunmalı birkaç arif-i mütevelli. Tarihi tekrardan azat etmeli. Hünkâr ahaliyi sırdaş bilmeli. Bağı bostanı gülşad etmeli. Akı akçeye Hünkâr etmeli.

Ve Hakkı Hakan'a hükümran eylemeli.

Önceki ve Sonraki Yazılar