Yap bir dizi tutmasa kalır izi

 Çamur at, tutmasa izi kalır misali... Bu konuda yasal bir önlem yok. Siyasi tarafgirlik adına, ideolojik linç amaçlı medya içerikleri hazırlanıyor. Yalan, iftira, karalama her türlü tezvirat yapıldıktan sonra, “bu dizi hayal üründür” ya da “filmdeki kişilerin gerçek hayattaki kişilerle hiçbir ilgisi yoktur” denilerek hukuken işin içinden çıkılıyor. Mağdur edilenlerin hakkı, hukuku, kişilikleri, toplumsal karşılıkları önemsenmiyor.

Güya bazı İslami yapılar ya da onların ileri gelenleri hedef alınıyor, ama bunların üzerinden İslam, Müslümanlar, İslami şiar ve değerler yıpratılıyor, aşağılanıyor. Bunlar masumane yapılan işler değil. İlgili merci ve kuruluşlar da bunlara göz yumuyor.

Mesela “Takva” isimli bir film ile İsmail Ağa Cemaati özelinde tarikat ve tasavvuf hedef alınmıştı. Her türlü tezvirat yapılıyor orada. Sonra bu ve buna benzer başka filmlerin senaristi Ömer Çakar'ın, IŞİD'e karşı savaşmak için Kobanê'ye YPG saflarına katılacak derecede politik bir kişilik olduğu ortaya çıktı. Geçen ay IŞİD saldırısında yaralanınca kamuoyunda tanındı.

14 Aralık operasyonuna gerekçe gösterilen ‘Tek Türkiye' isimli dizinin senaristinin ifadesinin medyaya yansıyan kısmında ilginç bir durum var. Tahşiyecileri hedef aldığı belirtilen karanlık oda konseyi kısmının senaryosunun kendisine ait olmadığını, dışarıdan getirilip eklendiğini belirtiyor. Yine medyaya yansıdığı kadarı ile Hidayet Karaca'nın tutuklanma gerekçelerinden birisi de dizinin bu kısmının senaryosunu telefonda bizzat Fethullah Gülen'le görüşerek şekillendirdiği yönünde. Tabi bu önemsiz bir şey değil. Zira gerek bu dizide gerek buna benzer dizilerde özellikle Doğu ve Güneydoğudaki İslami yapılar, sosyal doku, devletle olan ilişkiler ideolojik tarafgirlik çerçevesinde ele alınarak hakaretin, aşağılamanın, yıpratmanın ötesinde hak ihlallerine mağduriyetlere sebep veriyor. Bir zamanlar Gülen hareketinin temsilcisi konumunda görülen Hüseyin Gülerce'nin, bugün yolunu ayırmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Gülerce, STV'nin Doğu-Güneydoğu'daki sosyal yapı ve İslami dokuya bu şekildeki yaklaşımının yanlışlığını geçmişte de tenkit ile dile getirmiş, bugün ise o medya organlarının bir İran takıntısı ile hareket ederek Şii-Sünni zemininde mezhepçilik ateşini körüklediklerini açıklıkla belirtmiştir.

Benzer şekilde güya Hizbullah'ı hedef alıyor izlenimi ile yola çıkarak İslami değer ve şiarları hedef alan bir dizi de “Sağır Oda'ydı”... Sağır Oda dizisinin senaryo, yapım ve yayın mimarlığında Televizyoncu Cüneyt Özdemir'in ismi çıkınca önce çok şaşırmıştım. Çünkü Cüneyt'in dizi ile ne ilgisi olabilirdi? Fakat gerek Cüneyt'in zihin yapısı ve Aziz Nesin hayranlığı gerekse mayasını alarak yetiştiği çevre gerekse de bağlı bulunduğu medya kuruluşunu düşününce bunun beklenmesi gereken bir tavır olduğunu kabullendim. Fakat bu dizinin nasıl bir yalan ve iftira ile kişilik haklarını ihlal ettiğini burada vermek bir insanlık borcudur. Şu da bilinmeli ki, İslami şahıs, kesim ve yapılara medya içerikli bu yapılar sadece dizi ve TV yapımları ile sınırlı değildir. Kitap, gazete, müzik vs. 5 ekol faaliyeti olarak nitelendirilen bütün medya unsurları ile yapılıyor. Şahit olduğum olay ise şöyle:

“Sağır Oda” dizisinin yayınlandığı 2006-2007 yılında Bolu F Tipi Cezaevi'ndeydik. Önce Özgür Gündem gazetesi bir haber yaptı. Güya şuan cezaevinde olması gereken bir Hizbullah örgüt mensubu dışarıda polisle beraber ortak operasyonlara katılıyormuş. Oysa Bolu F Tipi'ndeki mahkûmlar da, Hizbullah mensupları da devlet de o şahsın o an cezaevinde olduğunu biliyorlardı. Hatta Hizbullah mensuplarının yoğun ve sert tepkileri üzerine cezaevindeki PKK'lı mahkumlar özür dilemişlerdi.

Bu haberden bir süre sonra, Kanal D'de güya 17 Ocak 2000'de Hizbullah'a yönelik Beykoz operasyonu ile başlayan bir dizi yayına başladı. “Sağır Oda”... Polisin de yapım ve senaryosuna büyük katkı sağladığı anlaşılan dizide güya operasyon sırasında kurtulan bir Hizbullah mensubu daha sonra yakalanıyor. Polisle işbirliğini kabul ettiği için, cezaevine konulmuyor. MİT'in, emniyetin bünyesine alınıyor. Ondan sonrası da Özgür Gündem'in haberine uygun şekilde operasyonlara çıkarılıyor. Aylarca süren dizide; bu Hizbullah mensubu üzerinden yapılmadık, yalan, iftira, karalama, İslami değerlere saldırı bırakılmadı. Derin devlet, MİT, CIA, MOSSAD, KGB, Barzani her tarafla ilişki gerçekleştirildi. Tam da “hukuki önlem yok, kişilik haklarına saldırı” dediğim nokta burası. Ustalıkla kişinin kim olduğu ihsas ettiriliyor, örgüt ismi ise gerçeği çağrıştıracak şekilde ayarlanıyor. Kısacası herkes kimin ne olduğunu iyi biliyor. Bir tek hukuk müdahale edemiyor. Çünkü “dizideki karakterler hayalidir, gerçekle bir ilgileri yoktur” yazısı hukukun önünü kapatıyor. Cezaevindeki bu Hizbullah mensubu aylarca kendisine atılan iftira ve karalamaları acılar ve elden bir şey gelememenin öfkesi ile izlemek zorunda bırakılıyor. En sonunda da güya 17 Ocak 2000 Beykoz operasyonunda yaralanıp yoğun bakıma alınan bir polis memurunun yoğun bakım nezaretindeki hayalleri, dejavuymuş tüm bu dizi tezviratlar şeklinde bir final ile diziye son verildi.

Zaten son 15 yılda İslam'a, Müslümanlara ve İslami değerlere en fazla güya Hizbullah hedef alınıyormuş bahanesi ile saldırılıyor. PKK'ya yakın çevrelerin güya Hizbullah'ın işlediği faili meçhulleri işleyen ‘Xım Xım' filmi, Tek Türkiye, Kurtlar Vadisi, Reaksiyon gibi dizilerdeki uydurma sahneleri, Muzaffer Erkan'ın Hanefi Avcı ile yazdığı kitap (bu türden onlarca kitap yazıldı). Bu tür yapımların bir ortak paydası da kraldan daha fazla kralcı kesilmek babında devletin şahsında polis ve askere yağcılık yaklaşımı da var. Bunun en tipik örneği de Mahsun Kırmızıgül'ün polise şirinlik olsun diye yaptığı “New York'ta Beş minare” filmi ve oradaki “Hacı Gümüş(!)” karakteridir. Mantık şu. Nasıl olsa devlet Hizbullah'ı düşman bellemiş. Onlar da açıktan tepki gösteremez. Artık sakal, şalvar, İslami prensipler, sarık, cübbe, cemaat, tarikat, tasavvuf bunların elinde oyuncağa dönüşüyor. Vurun abalıya misali...

İşin diğer bir ilginç yanı da bu tür filmlerde başrolde parlatılan iyi adam karakterlerinin tümünün gerçek hayatlarında uyuşturucu/fuhuş bataklığında çırpınan zavallılar oluşudur. Bunların hali hazırda uyuşturucu kullanma/satma durumundan mahkemeleri devam ediyor. Şuan uyuşturucudan dolayı cezaevinde olan Deniz Seki'nin dosyasında geçen isimler güya bu ünlüler zevatındandır.

İlgili merci ve kurumlar bu konuda yasal önlem almazlarsa iş farklı boyutlara varır. Bir insanın yasadışı bir yapıda olması ya da cezaevinde oluşu; ona alçakça küfredilmesini, aşağılanmasını, kişilik haklarına saldırılmasını meşrulaştırmaz. Zaten cezaevi ile onun özgürlüğü kapsamında bütün hakları kısıtlanıyor. Unutulmasın ki 19 Aralık 1978'deki Maraş Olayları, 18 Aralık 1978'de Maraş'ta “Güneş Ne zaman Doğacak” filminin sinemada gösterimi ile patlak verdi...

Allah'a emanetsiniz.

Önceki ve Sonraki Yazılar