Aşık atışmaları

Âşık tarzı şiir geleneği içinde atışmalar mümtaz bir yere sahiptir. Seyirciler için vazgeçilmez bir zevk aracıdır. Aslında, kişilerin birbiriyle manzum olarak söyleşmesi, çok eskilere dayanan bir gelenektir.

Ancak aradan zaman geçince manzum atışmalar mensur biçime dönüştü. Siz buna “nazmı nesre yaklaştırmak” da diyebilirsiniz.  İnsanlar, evde birlikte iş yaparken, tarlada çalışırken, yolda karşılaştıklarında yahut düğünlerde gruplar halinde veya ferdi olarak söyleşerek meramlarını, durumlarını ve duygularını dile getirirler. Bazen da kişilerin birbiriyle kaynaşmasını ve eğlenmesini sağlayıcı nitelikte mizahi tarzda birbirlerini yoklarlar.

Kimi zaman âşık kahvelerinde ayakçının kafiyeyi belirlemesiyle başlar, kimi zaman fırsatı kullanmak minvalinde. Günümüzde de âşıklık geleneği yerini partiler arası atışmaya bıraktı. İki farklı partinin vekillerinin atışmaya başlaması bazen günlerce sürer. Bazen de sevi dip yapar.

Erdoğan'la Kılıçdaroğlu arasındaki “Bahtsız bedevi” tartışmasının nereye kadar gittiğini, RTÜK'ün yayın yasağı getireceği bir duruma geldiğini hatırlıyoruzdur.

Bütün atışmaların en ilginci de aynı partiden iki kişinin atışması.

Ak parti'deki Arınç – Gökçek atışması gibi Selahattin Demirtaş ve Altan Tan arasındaki atışma zinciri de bu ilginç atışma türünden…

Altan Tan, “HDP'de Müslüman Kürtlerin temsiliyeti yok derken partide etkisiz eleman olduğunu ve kendisine “Müslüman Kürtlerin temsiliyeti noktasında yetki istediğini bir anlamda “en dindarınız benim ulen” demeye getirdi. Sazı alan Demirtaş, “HDP'de Müslüman Kürtlerin temsiliyeti yok demek vizdansızlıktır, HDP'deki Müslüman Kürtlerin en üst düzeydeki temsiliyeti benim” diyerek “Sana yetki yok, seni koskoca vekil yaptık, hemi de takunyalarına rağmen, ayrıca ben senden daha dindarım” demeye getiriyordu.

Seyircilerde şaşkınlık tavan yapar. Mahallenin ithali olan Altan Tan sosyal medyada seyircilerin domatesli, yumurtalı saldırısı altında.

Demirtaş seyircilerden aldığı gazla coştukça coşuyor, sazı bırakmaya da pek niyetli görünmüyor. “Biz dinci bir parti değiliz olmayacağız da. Ha dinci partiler yok mu? Var. Arzu eden orada siyaset yapar.”

Amiyane tabirle “işte kapı, işte sapı” demek istedi.

Türk solundan alkış tufanı…

Selo sazı tıngırdatmaya devam eder: “Faşizan bir anlayışla topluma kendi mezhebini, dinini dayatan tekbirci anlayışla mücadele ettiğimiz için biz HDP'yiz. Farklılığımız budur. Bunu yitirdiğimiz anda biz HDP olmaktan çıkarız” diyerek Müslümanlara reçete de sunmuş oluyor.

“Ne söylediysek aynı noktadayız. Yolunu şaşıranlar kendileri bulacaktır.” deyip karşı tarafa öldürücü darbeyi vurdu.

Ancak gür sesli Altan Tan'a altan dediysek alttan alacak değil ya.

Sazı eline alıp bangır bangır bağırarak “Bu eylemler halka fayda getirmeyecek. Sonunda ülkeyi iç savaşın eşiğine getirecek, ardından askeri darbeye neden olacak eylemler yapıyorlar. ‘Yapacak daha fazla bir şey yok' diyemeyiz. Kürtlerin hak arama mücadelelerinde şiddetin sağlayacağı bir fayda yok. Kürt siyasal hareketleri topyekûn kesin bir yol ayrımında. Kürtler Türkiye'yle birlikte bir gelecek mi inşa edecek? Yoksa Türkiye'den ayrılarak ayrı bir siyasi gelecek mi inşa edecek? Türkiye ile birlikte demokratik ve legal yollarla bir gelecek inşa etmeliyiz. Demokratik tercihin ne kadar doğru bir yol olduğu 7 Haziran 2015 seçimlerinde ispatlandı. Bu süreç devam ettirilseydi, kasımda yüz milletvekili çıkarabilirdik. HDP ana muhalefet partisi olabilirdi” diyerek HDP'nin başarısızlığını da ifade etti.

Demirtaş öfkeli, seyirciler öfkeli, alnında 6/8 Ekim olayları sonrası gibi boncuk boncuk ter.

Seyirciler karşısında konuşmayalım” dercesine bir mahcubiyet içindeaş.

Ancak Altan Tan'da birikmiş bir öfke patlaması “Demokratik ve legal siyaset tercih edilir ve muhafazakâr kitle partide etkili olursa ayrıma gerek kalmaz. Fakat bu savaş stratejisi devam ederse ve ağırlıklı sol, sosyalist, seküler söylem devam ederse farklı oluşumlar olabilir. Siyaset boşluk kabul etmez. “AKP'yi düşürmek için iç savaş yolu seçilirse sonucu askeri darbe olur. AKP düşünce bu bölgenin yönetimini Kürtlere vermeyecekler. Çare siyasettedir. AKP'ye alternatif daha şeffaf, adil, herkesin hakkını hukukunu koruyan yeni bir siyaset inşa edilmeli. HDP'nin 7 Haziran'daki iddiası buydu. Kürtler, ‘AKP'yi iktidardan düşürmek isteyenler, Erdoğan'dan nefret edenler, beyaz Türkler, sol sosyalist marjinal gruplar, Amerika, İngiltere, Almanya, İran ve Rusya tarafından ‘kiralık katil' gibi kullanılıyor. Uluslararası güçlerin PKK ve PYD'ye verdiği destek stratejik değil, taktiktir ve kendi askerleri yerine Kürtlerin ölmesini istiyorlar” deyince bu Altan Tan'ın içine Nurullah Ay kaçmış diye düşünmekten kendimi alamadım.

Demirtaş, “hadi oradan dış kapının mandalı” dercesine kapıyı gösterip atışmayı noktalamaya çalıştı.

Noktalandı mı?

Bekleyip göreceğiz.

KABASAKAL FENA SALDIRDI

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, Antalya'da katıldığı seminerde HDP'yi “Sen, bu ülkeyi terör ile tehdit et Batı'da da patlar diye tehdit et, ondan sonra utanmadan barış ve kardeşlik diye konuş” diyerek eleştirdi.

Kabasakal'ın bu eleştirisi her ne kadar “düşene bir tekme de sen at” türünden değerlendirilse de yine tarihe not düşülecek bir olaydır.

Yani Kocasakal, 7 Haziran dilinden farklı bir dil kullanıyor bugün.

Tıpkı Hüseyin Aygün'ün “PKK'nin peşine takılan Türk solu İŞİD'leşiyor” söylemi gibi.

Ancak arada bir nüans var:

Hüseyin Aygün, PKK/HDP'nin Türk solunu kullandığını iddia ederken Kabasakal'ın tutumu PKK'nin Safinaz olduğu gerçeğini gösteriyor. Yani HDP Türk solunu kullanacağını sanırken Türk solu tarafından kullanılıyor.

Kabasakal, bugün HDP'ye son kullanma tarihi geçen bir meta olarak bakıyor.

“Kendisine Türkiye partisi diyen o parti, güya sol bir partiymiş. Peki sen sol bir parti isen, ben senin ağzından bir kez olsun niçin Doğu'da ve Güneydoğu'da Kürt yurttaşlarımızın kanını emen feodal ağalara, toprak ağalarına tek bir lafını duymuyorum. Kongre yapıyorlar arkada terörist başının koca bir posteri yetmemiş gözümüze sokar gibi koca bir kalaşnikof çıkıyor kürsüye barış ve kardeşlik diyor. Sen benim aklımla mı alay ediyorsun? Sen, bu ülkeyi terör ile tehdit et Batı'da da patlar diye tehdit et, ondan sonra utanmadan barış ve kardeşlik diye konuş” sözleri yanlış bir ağızdan çıkan doğru sözler olarak değerlendirilebilir. Yani sözler birçok kişinin duygularına tercüman oluyor.

Ancak tercümanın bu ayrıntıyı yeni fark etmesi vahim olan.

ORUÇ İNSANLAŞTIRIR MI?

İnsanı hayvandan ayıran, şekli olmadığı gibi ameli bir ibadet de değildir veya en azından bir ibadetle sınırlandırılamaz.

Ne oruç tek başına hayvanı insan eder ne de sadece oruç tutmadığı için bir insan hayvanlaşır. İnsanın bünyesinde hayvani özellikler olduğu gibi meleklere ait özellikler de mevcut.

Yani esfeli's safilin ile eşrefi mahlûkat arasında ince bir çizgidedir insanoğlu.

Bu ince çizgide yaptığı her iyi ve güzel davranış onu bir adım daha meleklere yaklaştırır. Aynı şekilde her kötü davranışı da hayvanlaşma emarelerini pekiştirmeye doğru bir adım sayılır. Dolayısıyla tek bir ibadet eğer hayvanlaştırmaya yetseydi aynı biçimde o ibadetin gerçekleşmesi durumunda da melekleşmenin gerçekleşmesi gerekirdi.

“Ey iman edenler!  Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılınmıştır” ayetinde orucun farziyeti net bir biçimde ifade edilirken “Size farz kılınan oruç, sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” ayetinde de tutamayanların ne yapması gerektiği açık açık ifade edilmektedir. “Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi erkeklerle mütevazi kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” ayetinde de görüleceği üzere oruç iyi ameller arasında gösterilmektedir.

Yani melekleşmeye doğru bir level atlatmak gibi.

 

TERS KÖŞE

YAV HE HE!

KCK Eş Genel Başkanı Cemil Bayık, ABD'nin PKK'ya yaptığı silah bırakma çağrısına, tek taraflı çağrıların anlamının olmadığını belirterek “Savaşı başlatan biz değiliz ki bizden savaşın durdurulması istensin. Hem Türkiye'den hem PKK'den, ateşkesin çift taraflı ilan edilmesini ve müzâkerelerin başlatılmasını istemeliler.” şeklinde yanıt verdi.

İşin doğrusu müzâkereler derken neyi kastettiğini anlamak mümkün değildir. Taaa Oslo'da mücessem kılınıp 2 Temmuz'a kadar devam eden bir süreç vardı.

Süreç kimilerine göre çok iyi işliyordu.

PKK tarafı hükümeti/devleti alt etmenin hazzını yaşarken hükümet kanadı kanı durdurmanın gururunu yaşıyordu.

PKK tarafı süreci bir fırsata dönüştürme çabasında iken hükümet hayati öneme haiz bir süreci tek başına üstelik sadece iki kişiye, üstelik Akdoğan – Atalay gibi iki kişiye yüklemenin gafletindeydi.

Akdoğan ki “bize nanik yapmaya kalkıştılar” veya “Öcalan sizi sopayla kovalar” gibi veciz/aciz sözlerin sahibi Akdoğan'ın yükün yüzde ellisini omuzladığı bir yükü nereye kadar taşıyacağını tahmin ediyorsunuzdur.

Habur'la inkıtaya uğrayan süreç Dolmabahçe bildirgesine kadar halkın umudu, PKK'nın zaferi, hükümetin de oy toplama malzemesiydi. Dolmabahçe bildirgesiyle hükümet, daha doğrusu Erdoğan işin vahametini anladı ve mutabakat diye sunulan bildirgenin ihanet olduğunun altını çizdi.

Sonra malum olaylar silsilesi…

Gelinen süreçte Kandil'in müzâkereler için arabulucu arayışına girmesi aslında eski süreç oyununun tekrar sahnelenmesi anlamına gelir.

Ölen yedi binden fazla PKK militanı Kürt gencinden sonra…

Ölen bine yakın sivil vatandaştan sonra…

Yerle bir edilen on yerleşim yerinden sonra…

Ölen beş yüzü aşkın güvenlik görevlisinden sonra…

“Müzakerelere ara verdik, maçın ikinci yarısı başladı” mı denecek.

Önceki müzâkerelerde örgüt ve devlet ne yaptı, onlara bir göz atalım:

Devlet, ismi değiştirilen köylerin eski isimlerinin kullanılmasına izin verdi. Ki bu olumlu bir gelişmeydi. Ancak tek başına bu adımın hiçbir ehemmiyeti yoktu.

TRT Şeş'le başlayan Kürtçe televizyon kanalını TRT Kürdi'ye dönüştürüp ilk defa resmi Kürtçe kanal açtı. Doksan yıllık Kemalist sistemin Kürtler için attığı en etkili ve olumlu adımı sayılabilir, zira “bu ülkede yaşayan herkes Türk'tür, Türk olmayanlar da Türklere hizmet etmek için varlar” diyen Mahmut Esat Bozkurt'lardan sonra devlet eliyle televizyon kanalının açılması her ne için olursa olsun olumlu bir adımdı. Bu emekleme adımının yürümeye dönüşmesi gereken bir dönemde örgüt, kanalı TRT Şaş diye tanımlayıp o kanalda çalışanların ölüm fermanını vermekten geri durmadı.

Kürtçenin seçmeli dil olarak okutulması fırsatı doğdu sonra. HDP, Kürtçenin seçilmemesi için canla başla çalıştı. Evet evet yanlış yazılmadı. HDP Kürtçenin seçmeli dil olarak seçilmesinin önüne geçti. Gerekçe çok basitti. “seçmeliye razı olursak anadilde eğitim ihtimali ortadan kalkar.” Aslında birbirine güvenmeyen bir çiftin izdivacı söz konusuydu.

Hükümetin attığı her adımda sanki PKK'ya taviz veriyormuş gibi davranılıyor, PKK'nın daha da güçlenmesini sağlarken bölge halkının PKK'nın kucağına itilmesine sebep oluyordu.

Gelinen bu süreçte örgüt ne yaptı?

Bütün bir bölge halkını haraca bağladı.

HDP'li belediyeler rant kapısı oldu, belediye başkan adayı olmak için insanlar birbirlerine kurşun sıkmaya başladılar.

On bine yakın Kürt gencini dağa götürdü. Bu gençlere “özerklik kesin, bağımsızlık belki” denilerek kimisine “zabıta” kimisine Kürt bölgesinin polisi olma vaatlerinde bulundu. Herhalde barış elçisi yetiştirmeyecekti.

Yüzlerce gencecik çocuk, adına “şehir savaşı” denilen bir garabetle panzerlerin karşısına çıkarıldı ve sekiz bine yakın eve ateş düştü.

Ateş düşen her evden sonra Kandil'in büyükbaşlarından biri tehdit savurarak rahatlama terapileri yapıyor. Ancak her geçen gün, bir önceki güne rahmet okutmaktadır.

Sonra milis güçlere dağıtılan on binlerce silah…

Sonra sokakları köstebek yuvasına dönüştürülen şehirler…

Örgüte yakın partinin kaldırım çalışmaları yerine barikat ve hendek çalışmalarını belediye çalışma projesi biçiminde sunumunu da unutmamak gerekir.

Peki, yeni müzâkereler başlarsa.

Dağıtılan silahlar toplanacak mı, öldürülen gençlerin ailelerine söylenecek “pardon”un bir kıymeti harbîyesi olacak mı?

“Savaşı başlatan biz değiliz ki bizden savaşın durdurulması istensin. Başta ABD olmak üzere uluslararası güçler, hem Türkiye'den hem PKK'den derhal savaşın durdurulup ateşkesin çift taraflı ilan edilmesini ve müzakerelerin başlatılmasını istemeliler” diyen Bayık ve saz arkadaşları, acaba halka ödetilen onca bedelin faturasını nasıl ödeyecekler?

***

Ankara'da bir ayda iki bombalı saldırı gerçekleştiren TAK'la (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) aralarında organik bağ olmadığını öne süren Bayık, herhalde aklımızla dalga geçiyor. Eylemi gerçekleştirenin cenaze töreninde milletvekillerin boy göstersin, Sabri Ok, Ankara saldırısını gerçekleştirene methiyeler düzsün. Röportajın sonunda ilk Ankara eylemini savaşın bir parçası olan başarılı bir eylem say, sonra da “TAK'la bir bağlantımız yok” de.

Ergen çocuklar dilince cevap vermek gerekir.

Yav he he!

Önceki ve Sonraki Yazılar