Mehmet ŞENLİK

Mehmet ŞENLİK

Bayramda ve sonrasında hayatımız

Bir ay boyunca tutulan oruçlar, verilen sadakalar, kılınan teravihler-tehecütler, okunan hatimler, yapılan dualar ve zikirlerden sonra bir şükür olarak Müslümanlar bayram yapıyorlar. İşte bayram, Müslümanların böyle büyük kazanımları elde ettikten sonra yapılan bir şükür, bir sevinme ve eğlenme merasimidir. Ramazanda bir ay boyunca getirilen kısıtlamaların yeniden önünün açılmasıyla güzel yemeklerle ziyafetler vermek, güzel kıyafetler içinde güler yüzle buluşmak, ziyaretler yapmak gibi duygularla sevinmek ve neşelenmektir bayram.

Ne yazık ki ümmet olarak ve hemen hemen İslam coğrafyasının çoğu bu duygulardan yoksun ve içi buruk olarak bayram sathına giriyor. Her ne şekilde ve hangi şartlar altında olursa olsun yine de Müslümanlar özgür ruhlarıyla bayramı yaşamak istiyorlar. Zira bayramın kitleler üzerinde derin bir etkisi ve heyecanı vardır. Zira bayram; fertleri birbirine bağlamak, birleştirmek ve kaynaştırmak için çok güçlü bir vesiledir.

Bu itibarla, birilerinin kara bayram diye ilan ettikleri palavralarınetkisinde kalarak bayramı bir yas veya eylem vasıtası yapmayalım. İslam’da kara bayram diye bir şey yoktur. İçimiz buruk da olsa, dertli ve kederli de olsak yine bayramı bayram olarak yapalım. Dertlilerin, üzgünlerin ve yalnızların yanında görünerek onlarla birlikte bayram yapalım. Tüm iman ehliyle kucaklaşmak, dargınlarla barışıp helalleşmek için bunu bir fırsata dönüştürelim. Artık sen-ben kavgalarını, mezhep-meşrep taassubunu bir kenara bırakıp ümmetin vahdeti için omuz omuza vererek küresel emperyalizme karşı gücümüzü birleştirelim ve sesimizi birlikte yükseltelim.

Ancak çok önemli bir noktaya daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Ramazandan sonra tatile ayrılmak gibi bir yaklaşımdan sakınmak lazımdır. Zira İslam, insan hayatını sürekli bir denetim ve otokontrol sistemi altında tuttuğu gibi pratik hayatta da süreklilik arz eden bir dindir. Müslüman kişi, ef’al-i mükellefe denilen İslam’ın hükümlerini her zaman ve her yerde yaşamak ve hayatında uygulamak durumundadır. Bu hükümler, her zaman süreklilik ve düzenlilik ister. İnançta olduğu gibi amelde de süreklilik esastır. Mevsimlik elbise gibi zamanı gelince giyilir, mevsimi geçince de çıkarılır tarzından bir yaşam tarzı, İslam’ın öngördüğü kulluk anlayışına aykırıdır.

Ramazan’ın son günlerinde “Elveda! Ya şehr-i Ramazan!” diyerek Ramazanı uğurladığımız gibi namaza, niyaza da elveda etmeyelim. Yani ibadete, namaza niyaza, “Bir dahaki Ramazanda buluşmak üzere eyvallah!” dercesine her şeyi bir yerde bırakıp ayrılmayalım. Bilakis Ramazanda elde ettiğimiz değerli kazanımları ve güzel melekeleri, güzel bir ahlak ve alışkanlık haline getirerek Ramazandan sonra da devam ettirmeye çalışalım.

Bilmemiz gerekir ki Allah’ın bizden istediği kulluk vazifesi, izne ayrılmak ve tatil yapmak gibi bir davranışı asla kabul etmez. Hayatımızın son nefesine kadar bize farz kılınan şeyleri yapmakla, yasak kılınan şeylerden de sakınmakla yükümlüyüz. Ecelin ne zaman geleceği meçhul olduğuna göre bu iş gaflete de gelmez. Dolayısıyla yapmadığımız vazifeleri başka zamana ertelemek, ihmale etmek de gafletten ve kendi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir.

İbadette devamlılık esastır. Az da olsa en hayırlı amel, devamlı olanıdır. Elbette tüm hayırlı ameller için en bereketli ve en verimli zaman Ramazan ayıdır. Ama Ramazandan sonra da yapılması gereken başka işler vardır. Bu hususla ilgili Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur:

“Kim Ramazandan sonra hemen bayram gününü takiben altı gün oruç tutarsa bütün yılı oruç tutmuş gibi olur.” (Taberani)
Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki Allah’ın Resulü (SAV), ümmetini bir hedeften hemen bir başka hedefe yöneltmiş, bir vazifeden bir başka vazifeye koşturmuştur. Yani Allah’ın onlara farz kıldığı ibadetlerden ayrı olarak bir de nafile ibadetlerle onları takviye etmiştir. Elbette Allah’ın kullardan istediği şey, onlara farz kıldığı ibadetlerdir. Ama kullar, nafile ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanmaya ve en sevgili kullar olmaya hak kazanırlar. Bu hususla ilgili bir hadis-i kudside şöyle buyrulmaktadır:

“Kulumdan istediğim ve onun ibadetinden bana en sevimli gelen şey, ona farz kıldığım ibadetleri eksiksiz olarak yerine getirmesidir. Eğer bunlardan artı olarak nafile ibadetleri de yaparsa o zaman o kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.”

Yani kul ibadet çıtasını yükselttikçe o derece Allah’a yaklaşır ve yardımları o derece hızlı ona ulaşır, onun tüm hareketleri Allah’ın denetimi ve gözetimi altında olur.

O halde oruç, namaz ve zekât gibi farzları eda ederken nafile oruç, namaz ve sadakaları da unutmayalım. Zira nafile ibadetler, bizi günaha karşı daha korunaklı ve sevaba karşı da daha canlı, diri ve istekli tutmaya vesiledir.

Büyük hayırlar, bereketler ve mutluluklar dolu bir bayram geçirmeniz dileğiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar